Geri git   Zekiturk Bilgi Paylasım Forumu > Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi > İslamiyet Hakkında > Tasavvuf
Arkadaşını Davet Et Yardım ZT Resim Bütün Forumları okunmuş kabul et Videolar

Zekiturk Bilgi Paylasım Forumu Zekiturk Bilgi Paylasım Forumu - Kayıt ol Aktivasyon Mailiniz Gelmedimi Buraya Bakin  Yeni Şifre talep Forumu Zekiturk Bilgi Paylasım Forumu - Kayıt ol

Alt 05-10-2008  
Standart Halk icinde Hak ile Olmak

Halk icinde Hak ile Olmak

HALK İÇİNDE HAK İLE OLMAK- Dr Dilaver SELVİ

Hak yolcularının mühim edeplerinden birisi de “halvet der encümen”dir. Bu Farsça ifadenin manası, halkın arasında iken Cenab-ı Hak ile beraber olmaktır. Buna, “zahiri halk, batını Hak ile olmak” da denir.

Halvet der encümen kısacık bir deyimdir fakat içinde pek çok mana saklıdır. Arifler bu tabirle hak yolcusunda bulunması gereken zahir ve batın edeplere dikkat çekmişlerdir.

Halvet, yalnızlığa çekilmek, insanlardan ayrılmak ve kendi alemine yönelmek demektir ve iki şekilde olur. Birincisi zahirde, diğeri batında gerçekleşir. Zahirdeki halvet, insanlardan ayrılıp yalnızlığa çekilmek, kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a yakınlık sağlamak için bir yere kapanmaktır. Batındaki halvet ise, gönlünü sadece Yüce Allah’a bağlamak, her işte ilâhi rızayı aramak ve bütün huzuru zikirde bulmaktır.

Kalbi gafletten uyandırmak, zikre alıştırmak, gönlü bir noktaya toplamak ve nefsin afetlerinden kurtulmak için arifler çeşitli yollar seçmişlerdir. Bazıları bunun için insanlardan tamamen ayrılıp özel bir köşeye çekilmişler ve orada zikir, fikir, ilim, ibadet gibi hayırlı amellerle meşgul olmuşlardır. Böylece insanlardan gelecek zararlardan korunmak istemişlerdir. Bundaki asıl hedef, kimseden zarar görmemek ve kimseye de zarar vermemektir.

Bu tür halvet insanın hayatında belli bir süre için güzel olur. Mesela, hayat boyu gerekli olacak ilim, terbiye ve sanatları öğrenmek için böyle bir zaman gereklidir.

Dinimizin asıl hedefine gelince, Hak rızası için halka hizmet etmek esastır. Bütün peygamberlerin asıl vazifesi budur. Bu da ancak halkın içine girmekle mümkün olmaktadır. Fakat bu iş usulüne göre olursa faydalı olur. Yoksa, insan gaflete düşer, farzları zayi eder, harama bulaşır, zarar görür.

EL İŞTE, GÖNÜL ALLAH’TA

Önce şunu belirtelim: Halkın içinde Hak ile olma prensibi, Kur’an ve Sünnet’te öğretilen bir vazifedir. Allah dostu kâmil müminlerin sıfatıdır. Gerçek akıl sahiplerinin ahlâkıdır. Erkek-kadın her mümin bu edebe davetlidir. Çünkü ilâhi sevgi ve dostluk onda gizlidir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz önümüze şu ölçüyü koymuştur:

“Bir kimse Allah katında ne kadar sevildiğini ve kıymeti olduğunu bilmek istiyorsa, kendisinin Yüce Allah’ı ne kadar zikrettiğine ve O’nu nasıl yücelttiğine baksın. Allah kulunu kalbindeki vaziyete göre değerlendirir.” (Hakim, Ebu Ya’lâ, Beyhakî)

Yüce Allah kalbi uyanık kullarını bizlere şöyle övüyor:

“Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz.” (Nur, 37)

Rabbimiz hepimizden şunu bekliyor:

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tesbih edin. Böyle yapmaya devam ederseniz, karanlıklardan nura çıkmanız için Allah size rahmet eder, melekler sizin için istiğfar eder. Allah müminlere çok merhamet edicidir.” (Ahzap, 41-43)

KEMALATIN GERÇEK ÖLÇÜSÜ

Büyük sahabi ve müfessirlerin piri İbn-i Abbas r.a., ayette geçen çokça zikrin nasıl yapılacağını şöyle açıklamıştır: “Yüce Allah yapılmasını farz kıldığı bütün ibadetler için bir zaman, şekil ve sınır belirlemiştir. Bunlar için bazı özürleri kabul etmiştir. Ancak zikir böyle değildir. Allahu Tealâ zikir için belirli bir sınırlama getirmemiştir. Onu terk etmek için aklı başından gidip deli olmanın dışında bir özür kabul etmemektedir. Yüce Allah hepimize şu emri vermiştir: ‘Namazı bitirdikten sonra ayakta, otururken ve yanınız üzere yatarken Allah’ı zikrediniz.’ (Nisa, 103) Bu şu demektir: Gece, gündüz, karada, denizde, vatanınızda, yolculukta, zengin iken, fakir iken, rahat ve geniş anlarınızda, sıhhat ve hastalık durumlarınızda, gizli ve açık her halde Yüce Allah’ı zikredin. Onu sabah akşam tesbih edin. Böyle yaparsanız Allah size rahmet eder, günahlarınızı bağışlar, melekler de devamlı sizin için dua ve istiğfar eder.” (İbnu Kesir, Tefsir; Suyutî, er-Dürrü’l-Mensur)

Her durumda zikri tavsiye eden şu hadis-i şerifi de burada hatırlatalım: “Kim bir yere oturur da orada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse, bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında kınama sebebi olur. Kim bir yere uzanır da orada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse, bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında bir kınama sebebi olur. Kim bir yolda yürür de bu esnada Yüce Allah’ı hiç zikretmezse bu kendisi için bir noksanlık ve Allah katında kınama sebebi olur.” (Ahmed, İbnu Hıbban)

İşte ayet ve hadislerde anlatılan bu hal, halkın içinde Hak ile beraber olmaktır. Allah dostları bu halin peşine düşmüşler ve onu elde etmek için bütün gayretlerini kullanmışlardır. Velilik için keşif ve kerameti değil, bu edebi gerekli görmüşlerdir. Büyük veli Ebu Said Harraz k.s. der ki:

“Kâmil insan, kendisinden türlü kerametler meydana gelen kimse değildir. Gerçek kâmil, halkın arasında oturur, onlarla alış veriş yapar, evlenir çoluk-çocuğa kavuşur, insanlara karışır, fakat bu esnada bir an olsun Yüce Allah’tan gafil olmaz.”

KALBİ O’NA BAĞLAMANIN YOLU

Özellikle gizli zikir yolunu tercih eden arifler, bu prensip üzerinde çok durmuşlardır. Ariflere göre halkın içinde Hak ile olmak iki şekilde gerçekleşir. Birincisi kalp ile, ikincisi kalıp iledir. Kalp zikirle, kalıp edeple süslenmeden bu mana anlaşılamaz.

Kalbin devamlı Yüce Allah’ı zikretmesi için gafletten uyandırılması ve zikre alıştırılması gerekir. Bunun için güzel bir tevbe ettikten sonra usulünce zikre devam edilmelidir. Zikre devam ede ede kalp zikre alışır. Zikir kalpte yerleşir. Sonra bütün bedene yayılır. Zikir kelimelerini kullanmadan da kalp Yüce Allah’ı zikretmeye başlar. Zikrin nuru kalbi sarar. Böylece kul bütün varlığı ile Yüce Allah’ın azametini hisseder; kudret, tecelli ve rahmetini seyreder. Arifler bu zikre “zatî zikir” veya “zikr-i sultanî” derler. Kalp bu hale ulaşmadan manevi ilimleri elde edemez. (Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf)

Zikirle kalbin içindeki boş düşünceler, şüphe ve vesveseler silinir gider. Zikrin nuruyla kalbin içi aydınlanır. Kalp zikrin feyzi ile feyizlenir, tadı ile tatlanır. Artık her şey Yüce Allah’ı hatırlatan bir çeşit zikir sebebi olur. Varlıklar kalbe perde olmaz. Kalp Yüce Rabbini tanıdıktan ve O’nun tecellilerini müşahede ettikten sonra başka hiçbir varlık ile perdelenmez. Bu kalp sahibi nereye baksa, kiminle karşılaşsa, ne yapsa Yüce Allah’ı zikreder. Yerken içerken, konuşurken, yatarken kalbi ile Allah’ı zikreder. Artık istese de Yüce Allah’ı unutamaz. Bu hal mümkündür, fakat kolay değildir. Bunu elde etmek için Yüce Allah’ın özel yardımı yanında kulun dikkat edeceği bazı edepler vardır. İmam Rabbanî k.s., bu edeplerin en önemlilerini şöyle hatırlatır:

“Kalbin Allah’tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması ancak, Ehl-i Sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile huzur bulup selim hale gelen kalp sahipleri, herhangi bir varlığa nazar ettiklerinde, ilk olarak onları yaratanı hatırlarlar ve eşya ile perdelenmezler. Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya ait bir vücut ve sıfat akıllarına getiremezler. Her şeyde ilâhi tecellileri müşahede ederler. Buna ‘fenâ-i kalbî’ denir. Tasavvufta ilk basamak budur ve diğer velayet makamları bu halin üzerine gelişir.” (Mektubat)

BİR KALPTE İKİ YAR OLMAZ

Necmüddin Kübra k.s. der ki: İki zikir bir yerde bulunmaz. Devamlı dünya varlıklarını zikir ve dert eden kimse, Allah’ı gerçek manada zikredemez. Allah’ın zikrine dalan kimse de kalbini dünya ile meşgul etmez. Hz. Peygamber s.a.v. devamlı Allahu Tealâ’yı zikrederdi. Peygamberlerin ve velilerin normal işleri de zikir sayılır. Çünkü, onların bütün davranış ve işleri Hak ile olur, hak ölçülere uyar. Zikirden gaye, kalbin Allah ile huzur bulmasıdır.” (Tasavvufî Hayat)

Arifler, zikrin fayda vermesi için kalbin günah kirlerinden uzak ve temiz tutulmasını gerekli görmüşlerdir. Çünkü her bir günah kalbin üzerine siyah bir nokta olarak çöker. Bu siyahlıklar tevbe, istiğfar, zikir ve salih amellerle temizlenmezse kalbi kapatır, karartır ve katılaştırır. Böyle bir kalp ölmüş gibi gaflet içinde kalır. İbadetten zevk almaz. Ne yapsa taklitte kalır. Bu kalbin özel bir terbiye ve tedaviden geçmesi lazımdır. Onu uyandıracak ilâhi bir sevgiye ve feyze ihtiyacı vardır. Günümüzde bir çok müslüman kalbini ihmal edip gafletine bir çare aramadığı için, Allah dostlarının yaşadığı güzellikleri hiç tatmadan ölür gider. Halbuki kalbimiz Rabbimiz için tahsis edilmiş çok özel bir yerdir.

Her mümin, kalbinin durumunu, nefsinin hallerini, Rabbi ile arasındaki hukukunu kontrol için günün belirli saatlerini ayırmalıdır. Amellerinin günlük muhasebesini yapacağı bir vakti olmalıdır. Midesinin hakkı olduğu gibi, kalbinin de hakkı ve görevi olduğunu kabul etmelidir. Midesi gibi kalbin de bir gıdaya ihtiyacı olduğunu düşünüp, en münasip saatleri zikir için tahsis etmelidir. Kalbine bu şekilde vakit ayırmayan bir kimse, sadece günlük olarak kıldığı beş vakit namaz ve haftada bir okuduğu Kur’an tilâvetiyle kalbini diriltemeyeceğini, nefsini terbiye edemeyeceğini, Yüce Allah’ı çokça zikredenlerden olamayacağını bilmelidir.

AHLAKINA BAK, KALBİNİ ANLA

Halkın içinde Hak ile olmanın diğer şekli edebi muhafaza etmektir. Allah dostları kime ne muamele etseler, hak ölçülere, ilâhi emirlere uygun davranırlar. Onların bütün işleri ve davranışları kendilerinin Allah adamı olduğunu ortaya koyar. Onların ciddiyet halleri gibi şakaları da güzeldir, edeplidir. Herkese nasıl muamele gerekiyorsa öyle davranırlar. Dostlarının haklarını güzel korudukları gibi düşmanlarına da haksızlık etmezler.

İnsanın iman ve akıl seviyesini ölçecek, kalbinin durumu ortaya koyacak en güzel ölçü, insanlara karşı muamelesidir. Kalbi Yüce Allah’a bağlı olan kimse, her işinde hayalı, vefalı ve edepli olur. İçindeki edep dışına yansır. Kalbindeki sevgi, davranışlarını güzelleştirir.

Alaaddin Attar k.s. bu konuya şöyle dikkat çeker: “Batında Allah ile, zahirde Allah’ın emirleriyle olmak lazımdır. Bu iki hali kendisinde toplayan kimse kamil olur.”

Şeyh Safi k.s. bu sözü şöyle açıklar: “Hak yolcusu gönlünü Cenab-ı Hakk’a bağlamalıdır. Niyetinde O’nun rızası ve cemalinden başka bir şey olmamalıdır. Bunun yanında, zahirdeki bütün işlerini Kur’an ve Sünnet’e uygun yapmalıdır. Dinin emirlerine ters düşen her şeyden kaçınmalıdır. İşte içi ve dışı ile bu hali elde eden kimseye sadık denir.” (Reşahat)

Dışından bakılınca hak adamı gözüken, fakat içiyle halktan gelecek menfaatlere göz diken kimse ise, sadık ve samimi değildir. O ya cahil ya da münafıktır.

Hak yolcusunun iç içe yaşadığı ilk topluluk ailesidir. Sonra komşuları, mahallesi, iş çevresi ve bütün cemiyet gelir. Kalbi Yüce Allah’a bağlı mümin, bütün bu yerlerde hak adamı olduğunu, Allah rızası için yaşadığını göstermelidir. Kalbinin ne derece uyanık olduğunu, çektiği zikrin kendisine ne kadar fayda sağladığını ve nefsini hangi ölçüde terbiye ettiğini insanlara karşı davranış biçimiyle ölçmelidir.

Kalbi zikir ve Allah sevgisi ile dolu bir insanla akrabalık, arkadaşlık, yolculuk, ticaret... kısaca bütün işler güzel olur. Hak aşıkları insanlarda kusur aramakla, dedikodu, gıybet, alay, hakaret ve boş sözlerle meşgul olamazlar. Boş işlerle uğraşan kimsenin kalbi de boştur.

Yüce Allah’ı tanıyan kalpler geçim ve rızık endişesiyle, yarın ne olacağım korkusu ile yatıp kalkmazlar. Yüce Allah’ın zikriyle huzur bulmuş bir insan, hiç kimseden bir rağbet, muhabbet ve menfaat beklemez. Her ne yaparsa Allah rızası için yapar. Yağcılık bilmez, yalana yanaşmaz, verdiği sözden caymaz. Girdiği her işte Yüce Allah’ın razı olduğu hali bilir ve canı pahasına onu yerine getirir. Bu kimse halkın içinde Hakk’ın şahidi olur. Ona bakanlar edebi görür, doğruyu tanır, gerçek müminin farkını anlar, hayra yönelir, Allah’ı zikreder.

KULA HİZMET, ALLAH’A HİZMETTİR

Arifler, halkın içinde Hak ile olmak gerekir sözüyle, Allah için insanlara hizmeti de kasdetmişlerdir. Allah dostları ilim, tebliğ, güzel ahlâkı yayma ve hizmet için halkın içine girmeyi tercih etmişlerdir. Bu konuda şu hadis-i şerifi prensip edinmişlerdir: “Hayır ve hizmet için insanların içine karışıp onların eziyetlerine sabreden bir mümin, onlara karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen kimseden daha hayırlıdır..“ (Tirmizî, İbnu Mace, Ahmed)

Nakşi yolunun piri Şâh-ı Nakşibend k.s., “bizim yolumuzun esası ‘halvet der encümen’dir” der ve ekler: “Terbiye yolumuzun temeli sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, cemiyete girip insanlara hizmet etmektedir. Hizmet ancak sohbetle güzel olur. Hizmetle sohbet birbirini takviye etmeli ve tamamlamalıdır. Bir de bu yolun yolcuları birbirini çok sevmelidir. Öyle ki bu sevgi içinde fani olmalıdırlar..”

Halkın içinde Hak ile olmanın bir manası da tevazu ve sadeliği tercih etmektir. Hak yolcusu, zahirde halk ile aynı şartları paylaşır, herkes gibi normal elbise giyinir. Fakat içiyle apayrı bir iklimde yaşar. Kalıbı yerde, kalbi ve ruhu göklerdedir. Eli ticaret ve kârda, gönlü Yüce Allah’tadır. Kalbinin içindeki aşkı, zikri, ilim ve marifetleri gizler. Halktan birisi gibi görünür. Halini yansıtacak özel bir kıyafet seçmez. İçindeki manevi güzelliği ve Yüce Allah ile olan beraberliğini bir sır gibi saklar. Onu ortaya koymak için yol aramaz. İnsanlar tarafından bilinmek ve övülmek istemez. Kendisine Allah tarafından ikram edilen manevi ilim, muhabbet, keşif, keramet gibi özel hallerinin bilinmesinden utanır. Ancak irşatla görevli kâmil veliler, vazife ve makamın gereğine göre davrananlardır..

DİLAVER SELVİ 26/7/2007
hakanim46 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 19-10-2008  
Standart --->: Halk icinde Hak ile Olmak

Bu yazı çok güzeldi
fafat sokakta karşılaştığım bazı şeyleri eleştirmwk istiyorum
mesela ellerinde sayı ölçer gibi bir alwtlw dua ettikten sonra butona basıp yaptığı duanın adedini syan insanlar var
bana sorarsanız Alahha'a ettiği duanın muhasebesini yapmaktır bu. Allah zaten sayı hesaplamalarını yapması için melekler göndermiştir sağına ve soluna
Allahın hesabıyla mutabıkmı kalmaya çalışmaktatdırlar
yada allahın tuttuğu hesaba güvenmeyip birde kendi butonlarındamı dua adedi muhasebesi tutmaktadırlar.

Yada imam uyucam diye farzını düzgünce kılamayan cemmata yetişemeyen insanlar
cemattle çok sevap kazanalım derken namazı bile doğru dürüst içine sinemeden kılan insanlar

aslında o kadar çok incelikler varki

bu yazıyla bir alakası varmıdır ama
hazır konu açılmışken belirtmek istedim
Paylaşım için çok teşekkür ederim

fikirlerimde belki cevap verilecek unsurlar vardır
ama forumlarda insanlar kavga ederk birbirine cevap veriyor
bi yanlış düşüncem varsa düzgünce belirtilsin yada fikir sunulsun
bio-sentez isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 21-10-2008  
Standart --->: Halk icinde Hak ile Olmak

VİRD NEDİR?

Özel zikirlerin bir kısmı alim ve ariflerce tespit edilmiştir. Bu tür zikirler, yapanların tercihine bırakılmıştır. Onlar, Allahı çokça zikredir emrine girer. Bu zikirlerin zamanı, sayısı, şekli ve yapılma usulü ariflerin içtihadına dayanmaktadır. Terbiye sahasında müçtehid olan kâmil mürşidlerin içtihat yetkisi vardır. Onlar bu zikirleri bir delil, müşahede ve tecrübeyle ortaya koymuşlardır.

Tasavvuf terbiyesinde işte bu zikre vird denir. Vird, her gün belirli zaman dilimi içinde yapılmak üzere belirlenmiş vazifelerdir. Bunlar, Allah, lâ ilâhe illallah gibi zikir lafızları yanında, namaz, Kuran, salât u selam, tefekkür, murakabe ve rabıta gibi vazifelerdir. Bu vazifeler dinin övdüğü zikirler ve ameller içinden seçilmiştir. Onları ya ehli olan bir kimse kendi başına seçip uygular. Ya da bu vazifeler bir ehil mürşide tabi olunarak onun nezaretinde yapılır.

Bu zikirleri tek başına yapan kimse alim, arif, kâmil ve tecrübeli olmalıdır. Yoksa işi zor, tehlikesi çok olur. Çünkü zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sırayı karıştırabilir. Ayrıca, tek başına çekilen bir zikre şeytan müdahele edip edebini çiğnetebilir, safiyetini bozabilir, hedefini değiştirebilir.

Kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse ise bu tür durumlarla yalnız değildir. Kâmil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür bir zikrin ilaç olacağını bilir.

Günlük vird ilaç gibidir. Bu ilacın ne zaman ne kadar alınacağını manevi doktor olan mürşid belirler. Hastaya ilacı reçeteye uygun olarak içmek düşer. Kâmil mürşid, vird verdiği kimseye sevgi ve feyiz de verir. Onu kontrol eder. Dua ile destekler. Şeytanın tuzaklarını tanır, hilelerini bilir. Onun zikri kullanıp müridi düşürebileceği benlik, ibadetine güvenme, insanları küçük görme, Allah rızasını unutup keşif keramet gibi şeylere yönelme tehlikelerine karşı tedbir alır.

Mürşidin feyzi ve faydası müritteki samimiyet, itaat, gayret ve edebe bağlıdır. Mürşidin verdiği zikri beğenmeyen, onu yeterli görmeyip az veya çok bulan, başka zikirlere heves eden kimse, gizli bir muhalefet içindedir. Bunda ayrıca mürşidine karşı bir itimatsızlık ve ciddiyetsizlik mevcuttur. Bu durumdaki bir kimsenin mürşidden alacağı feyzi kesilir, kalbi karışır, terbiye yolu tıkanır, amel aşkı söner, hizmet heyecanı biter. Eğer durumunu mürşidi ile istişare etmez ise, bir zaman sonra onu terk eder; aklı, nefsi ve şeytanı ile baş başa kalır.

FAZLA ZİKİR ZARAR MI?

Mürşid terbiyesine giren bir kimse, günlük zikrini mürşidinden almalı, bununla birlikte başka zikir istiyorsa onu da mürşidi ile belirlemelidir.

Kâmil bir mürşidin tavsiye ettiği zikirlerle yetinmeyip, güzeldir, sevaptır diye kendi başına başka zikirler bulan ve uygulayan kimse, bir çeşit bidat işlemiştir. Bu bidat yola ve usule aykırı davranmak ve onda olmayan şeyler icat etmektir. Böyle bir davranış yolu bozar, feyzi keser, sahibini vebale sokar. Bu, zikir çekmenin değil, mürşide muhalefet etmenin ve usule aykırı gitmenin cezasıdır.

Eğer mürşid müride vird olarak gizli zikir vermişse, bununla yetinmek gerekir. Açık zikirde fazilet ve sevap vardır diye kendi başına açık zikir yapmamalıdır. Mürşidi tarafından kendisine açık zikir tavsiye edilen bir müridin durumu da aynıdır. O da mürşidinden izinsiz kendi başına gizli zikir çeşidine yönelmemelidir. Eğer zikrin sayı, şekil ve usulünde bir değişiklik gerekirse bunu mürşidiyle yapmalıdır. Çünkü bunun gerekip gerekmediğini mürşid bilir.

Yapılan bir işin hayır olması için niyet gibi amelin de ilme, edebe ve usule uyması gerekir. Şu örneği iyi düşünelim:

Tabiûn alimlerinden Said b. Müseyyeb rh.a., bir adamın ikindi namazını kıldıktan sonra, iki rekat daha namaz kıldığını gördü. Adamı bu vakitte nafile namaz kılmaması için uyardı. Adam:

- Ey Ebu Muhammed! Namaz kıldığım için Allah beni cezalandırır mı? diye sordu. O:

- Namaz kıldığın için değil de, sünnete aykırı hareket ettiğin için cezalandırır, dedi. (Darimî, Mukaddime, 39)

Bu örnekte olduğu gibi, insan farklı bir zikir çektiği için çarpılmaz; ancak önündeki mürşidinin emrini hafife aldığı ve onun gösterdiği yola ters hareket ettiği için zarar görür. Yapılan iş bir çeşit zikir de olsa, usule uymazsa güzel bulunmaz.

ZİKİRDE ASIL HEDEF

Arifler, zikirde verilen sayıya dikkat etmekle birlikte, asıl hedefin sayı değil, kalp huzuru ve ahlâk güzelliği olduğunu belirtmişlerdir. Büyük veli Alauddin Attar k.s. zikirden maksadın ne olduğunu şöyle açıklar:

Zikirde sayının çok olması önemli değildir. Asıl önemli olan, kalbin zikrettiği Yüce Rabbi ile huzur bulmasıdır. Zikrin fayda vermesi ve kulda eserini göstermesi için bu gerekir. Zikrin tesiri önce kalpte, sonra bedende olur. Gerçek zikir kalpte Allahtan gayri her şeyi siler, temizler. Kalpte ilâhi cezbe, aşk, tecelli ve birlik hasıl olur. Bu zikir sayesinde insan ilâhi tecellilere ulaşır, marifete erişir, ilm-i ledün sahibi olur.

Nakşî yolunun piri Şah-ı Nakşibend k.s. de vukuf-i adedîyi ledün ilminin başlangıcı görür ve der ki:

Gizli zikri bu usul üzere çekenler, bütün benliklerinde Yüce Allahın azametini hissederler, Onun tecellilerini bütün eşyada müşahede ederler.

Bu neticeye uygun olarak arifler zikri tek sayılar üzerinde yapmayı tavsiye ederler. Mesela bir nefeste üç, beş, yedi veya yirmi bir kere zikretmeli, zikri tek sayılarda bitirmelidir.

NE ZAMANA KADAR ZİKİR?

Arifler der ki: Zikrin sayısı ve şekli değişebilir, fakat kuldan hiçbir zaman zikir vazifesi düşmez. Bu vazife ölene kadar sürer. Berzah ve ahiret aleminde de devam eder. Ayrıca, zikir ne kadar yüksek olursa olsun, kuldan hiçbir ibadeti düşürmez. Gerçek zikir, ibadetlere lezzet katar, kalbi destekler, kulu istikamet üzere tutar.

Bazıları, her şey zikirden ibarettir diyerek, bütün ibadetleri terk etmişlerdir. Bu büyük bir hatadır. Böyle düşünmek haramdır. Biz zikir ile ulaşacağımız yere ulaştık, artık namaz, oruç, hac gibi ibadetlere gerek yok. Haramlar da bize zarar vermez, asıl hedef kalp huzurudur diyenlere büyük veli Cüneyd-i Bağdadi k.s. şu cevabı vermiştir:

- Evet ulaştılar, ama cehennem ateşine! (İbnu Acibe, İkazul-Himem)

Şu uyarı da onun:

İşin başında Allah ile arasındaki hukuku sağlam ve güzel yapmayan kimse, manen ilerleyemez. Bu vazifelerin başında farzları yapmak, haramlardan kaçınmak, günlük virdlere devam etmek, fazilet olan işlere sarılmak, şüphelerden kaçınmak gelir. Kim bunları yerine getirirse, bundan sonrasını Allah kendisine ikram eder.(Hânî, el-Kevakibüd-Dürriyye)

Büyükler, kim mürşidinin sırrına ulaşmak istiyorsa virde sarılsın. Çünkü mürşidin sırrı onda gizlidir, demişlerdir.

Bir adam Cüneyd-i Bağdadi k.s.nin elinde tesbih gördü. Hayret etti ve: Sen bu derece yüksek şeref ve makam sahibi bir insan iken, hâlâ elinde tesbih mi taşıyorsun? diye sordu. Büyük arif adama döndü ve dedi ki:

- Evet tesbih taşıyorum. O benim bu makamlara ulaşma sebebimdir. Onu hiçbir zaman terk etmem. (İkazul-Himem)

Sabit el-Benanî k.s.nin oğlu anlatır:

Vefatı yaklaştığında babamın yanına vardım. Kendisine kelime-i tevhidi telkin etmek istedim. Babacığım lâ ilahe illallah de! diye hatırlatmada bulundum. Bana dönerek: Oğlum! Beni kendi halime bırak. Ben şu anda günlük altıncı virdimi yapmakla meşgulüm. dedi. (İbnul-Cevzî, Sıfatus-Safve)

Gavs-ı Sani k.s. Hz.leri buyurdular:

Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kuran okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.

Bütün Allah dostları dostluk liyakatini zikir ve edeple almışlardır. Bizler de bu şereften nasiplenmek istiyorsak aynı yolu takip etmeliyiz.


Semerkand Dergisi 2002 Ağustos Dr.Dilaver SELVİ
hakanim46 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 21-10-2008  
Standart --->: Halk icinde Hak ile Olmak

CEMAATLE NAMAZ


Beş vakit namazın cemâatle kılınması, erkekler için sünnet-i müekkededir. Hatta sabah namazının sünnetinden de kuvvetlidir ki, vacib derecesindedir.

Cemaate gitme imkanı varken ve meşru bir mazeret yokken, cemaatin terki caiz değildir. Meşru mazeretler ise: hastalık, hasta bakıcılık, takatsizlik, yolculuk, korku, yoğun ilmî meşguliyet… gibi hususlardır. Bilhassa yakın yerde ezan okunuyorsa mutlaka cemaate gitmeye gayret göstermelidir.

Cemaatle kılınan namazın sevabı, yalnız başına kılınan namazdan yirmibeş veya yirmiyedi derece fazladır. Yatsı ve sabah namazları cemaatle kılındığı zaman, o gece ibadetle geçirilmiş sevabı alınır.

Cemaatle namaz, İslâm’ın çok önem verdiği vazifelerdendir. Terkinde ise, ağır kerahet ve sorumluluk vardır.

Cemaatle farz namazlar kılınır. Teravih dışında nafile ve sünnetlerin cemaatle kılınması, Hanefîlere göre mekruhtur. (Şafiîlerde mekruh değildir). Cuma ve bayram namazlarının ise cemaatle kılınması şarttır.

Kadınlar için cemaatle namaz, emredilmiş sünnet değildir. Fakat adabıyla katılırlarsa, bunun sevabına kavuşurlar. Kadınlar için daha faziletli olan, cami cemaatine çıkmak değil; namazları evde kılmaktır. Erkekler içinse sünnet olan, namazları cami cemaatiyle kılmaktır.

Camiye gitme fırsatı bulamayan erkeklerin de, bulundukları yerde cemaat yapmaları esastır. Fakat mazeretsiz olarak cami cemaatini terkedip, evde veya iş yerinde cemaat yapmak mekruhtur. Bununla birlikte, camiler dışındaki cemaatler de, tek başına kılınan namazlardan üstündür. (1)

Cemaatle namazı terkedenler

Birçok kimse, beş vakit namazı aksatmadığı halde, cemaat hususunda yersiz mazeretler ve çeşitli bahanelerle gevşek ve ihmalkâr davranıyor. Bu durum ise, nefis ve şeytanın önemli bir hilesi olarak kabul edilmeli; bir an önce bu gevşekliğe son verip cemaate devamda karar kılmalıdır. Müslüman erkeğe yakışan, kadınlar gibi namazlarını evde kılmak değil, cami cemaatiyle kılmaktır. Beş vakti cemaatle kılamayan, hiç olmazsa sabah ve yatsı namazlarını cemaatle kılmaya gayret etmelidir.

Cemaati terkeden insanlar, zaman zaman namazlarını sünnet vaktinden mekruh vaktine geciktirir, hatta gaflet içinde namazı kaçırabilirler de… Namazı geçirmek ise gerçekten büyük günahtır. Hem çok zaman namaz tesbihatını ihmal ederek, sevabından mahrum kalırlar. En önemlisi de, asgari yirmibeş kat cemaat sevabından mahrumiyettir. Meşru mazeret olmadan cemaati terketme alışkanlığı münafıkların adetidir, müminlere yakışmaz!

Sahabeden Abdullah İbn-i Mes’ud (R.A.) diyor ki: ”Kim yarın Allah’a müslüman olarak kavuşmak isterse, şu namazlara ezan okunan yerde (cemaatle kılmaya) devam etsin. Çünkü Allah Peygamberimiz (A.S.)’e hidayet sünnetlerini (yollarını) açmıştır. Cemaat namazları da hidayet sünnetlerindendir. Eğer cemaati terkedip namazı evinde kılan kimseler gibi, siz de namazları (camiye gelmeden) evlerinizde kılmaya devam ederseniz, Peygamberiniz’in sünnetini terketmiş olursunuz. Peygamberiniz’in sünnetini terkettiğinizde ise muhakkak sapıtırsınız… Yemin olsun ben öyle halimizi görmüşümdür ki, nifakı malum münafıktan -ve hastadan- başka bizden hiç kimse cemaati terketmiyordu.” (2)

Anlayana bu kadarı kâfi gelmelidir.

Cemaatle ilgili bazı hususlar

Haramlardan sakınmayan “fâsık” kimsenin ve iman dairesinden çıkmamış, fakat Ehl-i Sünnet itikadına uymayan sapık görüşlü “bid’atçı”nın imamlığı mekruhtur. Fakat imamlığı mekruh kimseyle kılınan namazda dahi cemaat sevabı kazanılır.

İmamın abdestinin ve namazının bozukluğundan haberi olmayan cemaatin namazı tamamdır. Bundan kesin haberdar olunursa, namaz yeniden kılınır. Namazı abdestsiz kıldırdığını sonradan farkeden imamın, cemaati belirli kişilerse durumu onlara haber vermesi uygun olur. Fakat şahısları belirsiz, kalabalık bir cemaate bunu haber vermek gerekmez. (3)

Bir kimsenin, gerekli vasıfları taşıyan imamları kendisi beğenmediği için veya temelsiz şüphelere takılarak cemaati terketmeye hakkı yoktur. Ancak namaza engel olacak derecede imam ve cemaatin noksanlıklarına şahid ve vakıf olan, bu noksanlıkları gidermeye de imkan bulamayan kimsenin, daha uygun imamlarla cemaat yapması lazımdır. Cami ve cemaatlerde görülen hataların düzeltilmesi de, cemaatin devam ve disiplinine önem vermekle mümkündür.

Camilerde lüzumsuz ve düzensiz hoparlör gürültüleri, cemaatin huzur ve ahengini kaçıran mekruh işlerdendir. Mikrofon açılacaksa, ancak büyük ve kalabalık camilerde, düşük ayarda açılmalıdır. Ezanlar da, mikrofonla olsa bile cami içinde değil, minare şerefesinden; hiç olmazsa minarenin bir bölümünden ve kıbleye karşı okunmalıdır.

Cemaatten sonra eli göğse koyup selamlaşma ve “tekabbelallah” diye dualaşmalar, cemaat dağılırken toplu musafahalar bid’at ve mekruhtur.

Camilerde namazlar sonunda, sağa sola tesbih fırlatmalar iyi olmuyor, huzur ve sükûneti bozuyor. Efdal olanı, tesbihatı parmak boğumlarıyla saymaktır. Bir de tesbih ve duaların cemaat halinde yapılması zorunlu değil, herkes kendiliğinden serbest de yapabilir.



Yusuf ÖZCAN semerkand dergisi
hakanim46 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  

« Mürside intisab | - »
Bu Konu İle Benzer Diğer Konularımız
Konu
kuzenimdi.. Büşüm nur içinde yat
Halk Bankası'nda Strumilo Dönemi
Resim içinde resimlere devam:)
Halk Ozanları ve Şiirleri
Halk Şiirleri!

Etiketler
halk icinde hak ile olmak

Bookmarks
Digg del.icio.us Google StumbleUpon
Seçenekler
Stil

Zaman Ayariniz GMT +3. Şu anda saat : 17:33. (Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)
Powered by vBulletin Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO