Geri git   Zekiturk Bilgi Paylasım Forumu > Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi > İslamiyet Hakkında > Tasavvuf
Arkadaşını Davet Et Yardım ZT Resim Bütün Forumları okunmuş kabul et Videolar

Zekiturk Bilgi Paylasım Forumu Zekiturk Bilgi Paylasım Forumu - Kayıt ol Aktivasyon Mailiniz Gelmedimi Buraya Bakin  Yeni Şifre talep Forumu Zekiturk Bilgi Paylasım Forumu - Kayıt ol

Alt 27-01-2008  
Yeni9hc Teslîmiyet

Teslîmiyet

Teslîmiyet

Daha önce değişik vesilelerle ifade edildiği gibi insanın Allah'a yönelik en temel vazifesi "kulluk"tur (555). Kulluğun tabiî bir gereği ise hiç şüphesiz teslîmiyettir. Binâenaleyh bu husus gerçekleşmeden Allah'a gereği gibi kul olmak mümkün değildir. Teslimiyet, zahirî tezahürler ge-rektirse de hakikatte kalb merkezli bir kavramdır. Hatta teslimiyet kalben benimsenmemiş ise Hak katında değersizdir. Nitekim şeklen teslim olduğunu ifade edenlerin Hak katında mümin sayılmayacakları Kur'ân'da açıkça beyan edilmiştir (556).

İslâm öncesi câhiliyye döneminde esleme fiili, bir kimsenin kendisi için çok değerli ve vazgeçilmesi çok güç olan bir şeyini, isteyen kimseye vermesi, teslim etmesi anlamına gelirken, Kur'an'daki kullanımlarında -söz konusu esas mânadan tümüyle farklı olmamakla birlikte- daha ziyade, kişinin kendisini bilerek ve içtenlikle Allah'ın irâdesine teslim etmesi anlamında kullanılmıştır (557). Buradan hareketle denilebilir ki müslüman Hakk'a teslim olan kimsedir. Hakk'a teslim olmak ise mâ-sivâ esaretinden kurtulmak demektir. Kur'an'da tavsif edilen gerçek kulluk da bu olmalıdır.

Allah'a teslîmiyetin lüzumunu vurgulayan çok sayıda âyetten bahsetmek mümkündür. Bu sebeple burada ilgili âyetlerin tamamına yönelik bir değerlendirmede bulunmak yerine, kalbin Allah'a yönelişi bakımından teslimiyetin önemini vurgulayan bazı âyetlerle yetineceğiz. Şu âyetler, teslîmiyetin önemini çarpıcı bir üslupla ortaya koymaktadır:
"Halbuki her kim ihsan duygusu içinde (muhsin olarak) varlığım Allah'a teslim ederse, bir insanın sanlabileceği en sağlam kulpa sarılmış olur"(Lokman Sûresi 31/22).

"İhsan duygusu içinde daima iyi şeyler yaparak kendini büsbütün Allah'a teslim etmiş olan ve her türlü batıldan yüz çevirerek İbrâhim( Peygamber)in dinine uyan kimsenin dininden daha güzel din sahibi kim olabilir?"(en-Nisa 4/125).
"İlahınız bir tek ilahtır. Yalnız O'na teslim olun..." (el-Hacc 22/34).

Kur'ân-ı Kerim, teslîmiyetin müşahhas örneği olarak Hz. İbrahim'den sıkça bahseder ve hatta onu izinden gidilmesi gereken bir önder olarak bu ümmete takdim eder (558). Zira o, Allah'a teslim olmayı cân-u gönülden arzu etmiş (559), Rabbinin "teslim ol" çağrısına "Âlemlerin Rabbine teslim oldum" diyerek bütün varlığıyla icabet etmiş (560) ve bu sayede "Allah dostluğu"na nail olmuş (561) ulu'1-azm bir peygamberdir. Bu teslimiyet başarısının temeli, hiç şüphesiz itiraz illetinden kurtulmuş ve teslîm olmuş bir gönüldür. Nitekim Kur'ân bu gerçeğe,

"O (İbrahim Peygamber) Rabbine selim bir kalb getirmişti"(es-Saffât 37/84) beyanıyla işaret etmiştir.
Yüce Allah'ın inananlara yönelik "Ancak teslim olmuş (müslüman) kimseler olarak can vermeye çalışın"(Âl-i İmrân 3/102) emri ve başta peygamberler olmak üzere tüm müminlerin "(Rabbimiz) canımızı sana teslim olmuş kimseler olarak al"(el-A'râf 7/126) yakarışı değerlendirildiğinde, teslîmiyetin dînin özünü oluşturduğu gerçeği daha iyi anlaşılmış olacaktır. Son Peygambere gönderilen dîne, "teslim olmak" anlamına gelen "İslâm" denilmesi ve Allah Teâlâ'nın din olarak ancak "İslâm"dan râzı olacağını beyan etmesi (562) de konumuz açısından dikkat çekicidir. Binâenaleyh ferdin dînî sorumluluğu bakımından bu derece büyük önem arzeden teslimiyetle neyin kastedildiği meselesine sıhhatli bir cevap aramak zarurî görünmektedir.

Teslîmiyeti kulluğun önemli bir basamağı (menzile) olarak değerlendiren İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350) konuyla ilgili şu bilgilere yer verir:

Teslîmiyet, Allah Teâlâ'nın dînî ve kevnî ahkâmına gönül rızâsı ile baş eğmektir. Meselâ şu âyet dîni hükümlere teslîmiyetin gerekliliğini vurgular:

"Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslîmiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" {en-Nisâ 4/65).

Kevnî ahkâma teslîmiyet ise ince ve zor bir geçittir. Zira teslîmiyetin bu çeşidi, kazaya rızâ gösterme meselesidir. Nitekim bir çok kimsenin bu noktada ayakları kaymıştır. Meselenin özü şudur: Engellenmesine güç yetirilemeyen ve karşı konulması emredilmeyen her nevi musibet ve tasarruflar karşısında Allah'a zahiren ve bâtınen tam bir teslîmiyet göstermek, Kur'ân ve sünnette methedilmiştir. Nitekim başa gelen musibetler karşısında sabırla teslîmiyet gösterenler Kur'ân tarafından şöyle müj-delenmiştir:

"Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler ki kendilerine bir belâ geldiği zaman, "Doğrusu biz Allah'a aidiz ve muhakkak O'na döneceğiz" derler. İşte Rablerinîn nimetleri ve lütfü onlar içindir ve doğru yol üzerinde bulunanlar da onlardır"(el-Bakara 2/154-156).

Esasesen teslîmiyet, Allah tarafından haber verilen konulara ilişkin şüphelerden, emirlere ters düşen nefsânî arzulardan, ihlasla bağdaşmayan isteklerden ve ilâhî takdîre ve şer-i şerife itiraz illetinden kurtulmak demektir. Zira teslîmiyet, çekişme ve didişmenin zıddıdır. İşte ancak böyle birisine "kalb-i selîm" sahibi denilebilir (563).

Teslimiyet gerçeği, ancak itmi'nân derecesinde bir güven duygusu sayesinde gerçekleşebilir. Bu ise güven duyulan varlığın her yönden kendisine güvenilebilecek bir özellikte olmasını gerektirir. Meselâ kendisinde güç ve kudret bulunmayan, mevcudiyeti bir başkasına bağlı ve fâ-nî olan bir varlığa teslim olmak mümkün değildir. Bu bakımdan teslîmi-yeti yalnız Allah'a hasredebilmek için öncelikle tüm güç ve kudretin sadece Allah'ta olduğuna, O'nun izni olmadan hiçbir varlığın fayda ya da zarar vermeye muktedir olamayacağına, her şeyin fânî ancak O'nun bakî olduğuna, her şeyin O'na muhtaç O'nun ise hiçbir şeye muhtaç olmadığına ve O'nun bir benzerinin de bulunmadığı gerçeğine kalben iman etmek ve bu imanı itmi'nân (564) derecesine ulaştırmak gerekmektedir. Teslîmiyetin gerçekleşebilmesinin en önemli şartı budur. Hatta buradan hareketle şöyle bir sonuca ulaşmak da mümkündür: Kulun Allah'a teslîmiyetinin derecesi, Allah "hakkındaki bilgi (mâriietullali) ve imanının derecesiyle doğru orantılıdır.

Kur'ân-ı Kerim, Allah'tan başkasına güvenilmemesi gerektiğini, kendisine güvenilebilecek yegane varlığın ancak Allah olduğunu sıkça vurgular (565). Hatta bunu imanın tabiî bir gereği olarak belirtir (566). Bu sebeple diyebiliriz ki kalben yalnız Allah'a güvenip dayanmak anlamına gelen tevekkül (567), teslimiyetin vazgeçilmez esaslarından biridir. Ancak hemen ifade edelim ki tevekkül, Elmalıh'nın da beyan ettiği gibi görevin yerine getirilmesini Allah'a havale etmek değil, emir ve kararı Allah'a bırakmak ve Allah'ın emrini canla başla yerine getirmeye çalışmak demektir. Kısacası tevekkül, "tefvîz-i vazîfe" (işi havale etme) değil, "tefvîz-i emir"(işin sonucunu tayin yetkisi)dir (568).

Allah'a teslîmiyet, sapasağlam bir tevhid inancını gerekli kılar. Bu bakımdan şirk ve şüphe gibi manevî illetler, teslîmiyetin gerçekleşmesi önündeki en büyük engellerdir. Binâenaleyh teslîmiyetin tahakkuku için öncelikle bu engellerin ortadan kaldırılması sonra da Allah bilincinin sıhhatli bir şekilde gönle yerleştirilmesi gerekmektedir. Bu iki husus, teslîmiyet gerçeğinin temelini oluşturur. Bunlar sağlandıktan sonra teslîmiyetin gerekleri diyebileceğimiz teşrîî ve tekvînî ahkâma teslîmiyet kolaylaşacaktır. Zira Allah'a karşı kendi konumunu iyi bilen bir kimse kulluktan kaçmak yerine tüm emir ve yasaklara kolayca teslim olacaktır. Yine aynı şekilde tüm güç ve kudretin yalnız Allah'ın elinde olduğuna inanan bir kimse de belâ ve musibetler karşısında sızlanıp isyan etmek yerine "hoştur bana Sen'den gelen" anlayışıyla sebeplere değil Müsebbi-bü'1-esbâb'a teslim olacaktır.

Teslîmiyet, ızdırârî ve ihtiyarî olmak üzere iki şekilde değerlendirilebilir. İlâhî ahkâmı içi sızlayarak kabullenen kimsenin teslîmiyeti bir anlamda ızdırârîdir. Buna karşılık teşrîî olsun tekvînî olsun Allah'tan gelen her şeyi severek kabullenen kimsenin teslimiyeti ise ihtiyarîdir. Teslimiyetin bu ikinci kısmını "kulun Allah'tan râzı (hoşnud) olması" diye de ifade etmek mümkündür.

Kur'ân ve sünnette hakkında övgüler bulunan ve özellikle sûfîler tarafından da üzerinde önemle durulan "Kulun Allah'tan râzı olma" hali, tasavvuf literatüründe "rızâ" başlığı altında "haller" veya "makamlar" meyânında incelenmiştir (569). Rızâ keyfiyetinin hal ya da makam olarak anlaşılması, rızânın kesbî mi yoksa vehbî mi olduğu konusunu gündeme getirmiştir. Rızâ'nın makam olduğunu ileri sürenler, onu tevekkülün kemâli olarak tanımlamış ve çalışarak ulaşılabilecek bir makam olduğunu söylemişlerdir. Delil olarak da Allah Teâlâ'nın rızâ ehli kimseleri methettiğini ve kulları buna teşvik ettiğini göstermişlerdir. Horasan diyarı sûfîlerinin genel kanaati budur. Irak ekolü sûfileri ise "rızâ"nın "makam" değil kalbe inen bir "hal" olduğunu ve dolayısıyla kesbî değil vehbî olduğunu belirtmişlerdir. Bunlar da delil olarak rızâ'nın farz kılınmamasını gerekçe göstermişlerdir. Aralarında Kuşeyrî'nin (v. 465/1703) de bulunduğu diğer bir grup da bu iki görüşü birlikte değerlendirerek "rızâ"nın başlangıç itibariyle kesbî/makam, sonuç (kemal) bakımından ise vehbî/hal olduğunu ifade etmişlerdir (570).

İbn Kayyım konuyu şöyle değerlendirir: Rızâ keyfiyeti, kendisini tahakkuk ettiren sebepler itibariyle kesbî, hakikati (mahiyeti) bakımından ise vehbîdir. Binâenaleyh kişi rızâ meyvesine erişmek için sebeplerine yapışmak durumundadır. İşte bu bakımından rızâ kesbîdir denilebilir. Zira rızâ, tevekkülün kemâli olması itibariyle tevekkül, teslim ve tefviz gibi konularda kalben istikrara erişmenin tabiî bir sonucudur. Bilindiği gibi tevekkül ve teslîmiyet Kur'an'da çok defa emir kipinde zikredilmiştir (571).

Rızâ ise erişilmesi zor ve çoğu kimse tarafından da icabet edilmesi hemen hemen imkansız olacağından merhamet-i ilâhî gereği emredilmemiş ve fakat "rızâ ehli" methedilerek teşvik yoluna gidilmiştir (572). Allah'tan razı olmanın karşılığı, Allah'ın da o kuldan razı olmasıdır ki bukarşılık, cennet ve içindekilerden çok daha yüce ve büyüktür. Binâenaleyh Allah'tan râzı olandan Allah da râzı olur. Belki şöyle demek daha doğru olacaktır: Kulun Allah'tan râzı olması, hakikatte Allah'ın ondan râzı olmasının bir sonucudur. İşte böylece Yüce Allah, kulunu rızasıyla iki taraftan da kuşatmış olmaktadır. Yani O öncelikle kulundan râzı olmuş ve O'nun bu rızâsı, kulun rızâsını gerektirmiştir. Kulun rızâsındanda ayrıca râzı olmuştur. Bu sebepledir ki "rızâ kapısı" Allah'a açılan en büyük kapıdır. Dünyanın cenneti, ariflerin istirahatgâhı, muhiblerin hayat kaynağı, âbidlerin nimet cenneti ve âşıkların göz aydınlığı "rızâ"dır" (573). Nitekim Hz. Peygamber de imanın tadının rızâ ile alınabileceğini şöyle beyan etmektedir: ,
"Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan ve Peygamber olarak Muhammed'den râzı olan kimse, imanın tadım tatmış demektir" (574).

Rızâya ilişkin İslâm büyüklerinin söz ve açıklamalarını burada ayrı ayrı zikretmek konuyu bir hayli uzatacağından bazılarına yer vermekle yetineceğiz:
Zünnûn'a (v. 245/859) göre rızâ, olacak şeyler henüz olmadan, kişinin Hakk'ın ihtiyarını kendi irâdesine tercih etmesi, kaza yerine gelip her şey olup bittikten sonra da "Hayır Allah'ın murâd ettiğindedir" diyerek herhangi bir rahatsızlık duymaması ve musibetlerin pençesinde kıvranırken bile O'na karşı en âşıkane duygularla coşmasıdır (575).
Haris el-Muhâsibî'ye (v. 243/857) göre rızâ, ilâhî ahkâm karşısında kalbin sükûnudur (576).
Cüneyd-i Bağdâdî'ye (v. 297/910) göre ise rızâ, murâd-ı ilâhî karşısında irâdenin kaldırılmasıdır (577).

İmam Kuşeyrî (v. 465/1703), İslâm âlimlerinin teslîmiyet, tevekkül, tefvîz ve rızâ gibi hallere ilişkin açıklamalarındaki farklılığı, o kişilerin o halden nasibine bağlar ve esasen hallerin tavsif edilemeyeceği gerçeğine telmihte bulunur (578).
Netice olarak teslîmiyet, kulluğun özünü oluşturması bakımından kalbin Allah'a en önemli yönelişidir, imanla başlar, mârifetullah ile doğru orantılı olarak gelişir. Tevekkül ve tefvîz, teslimiyet ağacının dalı budağı ise rızâ da ağacın kemâlini tamamlayan meyvedir. Kalbi ve bütün varlığıyla "Biz Allah'a aidiz" inancını taşıyanlar "yalnız O'na yönelme"nin gerekliliğini bildikleri için teslimiyetin en güzel örneklerini canıyla malıyla ve evladıyla sergilemiş olan İbrahim peygamber gibi "Bizi sana teslim olmuş kimseler eyle"(el-Bakara 2/128) diye yalvarır ve Allah Teâlâ'nın "Sakın teslimiyetinizi tahakkuk ettirmeden son nefesinizi vermeyin/ölmeyin" (Âl-i İmrân 3/102) emrine imtisalde muvaffak olmak için de kendi acziyetlerinin şuurunda olarak güç ve kudretin yegane sahibi olan Yüce Yaratıcıdan "Bizim canımızı sana teslim olmuş kimseler olarak al"(el-A'râf 7/126) istirhamında bulunurlar. İşte gönlü bu şekilde teslîmiyet coşkusuyla dolup taşan kimseler, Allah'tan râzı olmama gibi bir irâdeyi tanımadıkları için nefislerinde tam bir itmi'nân ve huzur vardır. İbrahim Hakkı Erzurumî'nin (v. 1119/1780) "Selîm kalbin kıblesi Huda'dır, âdeti kazaya rızâdır" tesbitine katılmamak mümkün değildir (579). Böylele-rinde hüzün ve keder barınamayacağı için daha dünyada iken cennet hayatı yaşarlar. Şu âyet de bu kimselerin ebedî cennet davetiyesidir:
"Ey itmi'nâna (huzura) ermiş nefis! Sen O'ndan râzı O da senden razı olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!"(el-Fecr 89/27-30).
555 ez-Zâriyât 51/56.
556 el-Hucûrât 49/14.
557 bk. Izutsu. Kur'ân 'da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş), s. 188.
558 el-Mümtehine 60/4, 6.
559 el-Bakara 2/128.
560 el-Bakara 2/131.
561 en-Nisâ 4/125.
562 el-Mâide 5/3.
563 bk. Medâric II, 152-154.
564 İtmi'nân kavramı için bk. bu Kitap, s. 362 vd.
565 bk. Âl-i İmrân 3/122, 160; el-Mâide 5/11; et-Tevbe 9/51;Yûsuf 12/67.
566 El-Mâide 5/23; Yûnus 10/84.
567 Tevekkül kavramı hakkında bilgi için bk. Kuşeyrî, Risale, s. 162-173.
568 bk. Hak Dîni, IV, 2566-2567.
569 Tasavvuf literatüründe "makam", kulun isteği ve çalışması neticesinde sülük yolculuğu müddetince kazanması gereken edeplerle muttasıf olmasıdır ki hangi edebi gerçekleştirmeye çalışıyorsa o makamda bulunuyor demektir. Meselâ kanaat, tevekkül, teslimiyet, tevbe ve inâbe gibi kavramların her biri ayrı bir "makam"dır. Makamlar kesbîdir. "Hal" ise kalbde ortaya çıkan (vârid) bir keyfiyettir ki mevhibe-i ilâhîdir. Mesela kabz, bast, vecd ve üns gibi kavramlar birer "hal"dir (bk. Kuşeyrî, age., s. 56-57).
570 Kuşeyrî, age., s. 193; İbn-i Kayyim el-Cevziyye, age., II, 179.
571 Mesela bk el-Bakara 2/ 131; Âl-i İmrân 3/159; el-Mâide 5/23; Yûnus 10/84; ez-Zü-mer 39/54
572 el-Mâide 5/119; et-Tevbe 9/100; el-Beyyine 98/7-8
573 bk. Meddric, II, 178-181.
574 Müslim, iman, 56; Ahmed b. Hanbel, Müsned, l, 208.
575 Kuşeyrî, age., s. 195.
576 Kuşeyrî, age., s. 196.
577 Kuşeyrî, age., s. 196.
578 age, s. 193.
579 Mârifetnâme, s 286
freedom isimli Üye şimdilik offline konumundadır  

« Takva | Vav Harfi »

Bookmarks
Digg del.icio.us Google StumbleUpon
Seçenekler
Stil

Zaman Ayariniz GMT +3. Şu anda saat : 17:45. (Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)
Powered by vBulletin Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO