Zikrullah
Lügatte, bir şeyi unutmayıp hatırda tutmak, elde ettiği bilgiyi muhafaza etmek, dil ya da kalb ile yâd etmek anlamına gelen "zikir" kavramı, mecaz olarak da şan, şeref, namaz, dua ve ilâhî kitaplar gibi mânalarda kullanılmıştır (471). "Zikir" meselesi, Kur'ân-ı Kerim'de ve Hz. Peygamberin beyanlarında kendisinden sıkça bahsedilen önemli bir konudur. Nitekim bu önemi sebebiyledir ki, "tasavvuf disiplini"nin ana rükünlerinden birisini teşkil etmiş ve âdeta ahlâkî arınmanın (tezkiyenin) yegâne vasıtası olarak kabul edilmiştir (472). Kaynaklarımızda -özellikle tasavvuf literatüründe- "zikir"le ilgili geniş açıklamalara yer verilmiştir (473). Hatta bu konu, müstakil bir çalışmayı yetecek boyuttadır. Bu itibarla burada zikirle ilgili geniş değerlendirmelere girmek yerine konuyla ilgili âyetler ve bunların beyanı sayılabilecek bazı hadislerle yetineceğiz.
Zikir kavramı, Kur'an'a göre kalbin fonksiyonlarından birisi ve hatta en önemlilerinden birisidir. Zira kalbin itmi'nânı474, ancak onunla mümkün olabilmektedir (475). Allah Teâlâ'nın "Siz beni anınız ki ben de sizi anayım" (el-Bakara 2/152) buyurması, zikrin, insanın şeref ve haysiyet bakımından tasavvurlar ötesi bir mazhariyete ulaşmasında yegane vasıta olduğunun açık bir müjdesidir. Zikir, aynı zamanda bir iman ölçüsüdür. Nitekim Kur'ân-ı Kerim, bir taraftan inkarcıların zikre yanaşmadıklarını (476), münafıkların da Allah'ı çok az zikrettiklerini (477) beyan ederken, diğer taraftan da gerçek akıl sahibi müminlerin sürekli Allah'ı zikrettiklerini belirtmiş (478) ve hatta Allah adı hatırlanınca kalbin titremesini imanın bir nişanesi saymıştır (479).
Zikir, esasen unutma ve gafletin giderilmesi demektir (480). Zira insan unutkan bir varlıktır (481). Kur'ân-ı Kerim, unutma ve gafletin, kulun Allah'a karşı yerine getirmesi gereken temel sorumluluklarını ihmâl etmesine ve sonuçta günahkâr olmasına sebep olduğuna dikkat çekmiştir (482).
Hatta bütün günahların temelinde "Allah'ı unutma" gerçeği vardır, denilebilir. Kur'ân-ı Kerim, Allah'ı unutanların hakikatte kendi şahsiyetlerinide çürümeye terkettiklerine işaret eder (483). Binâenaleyh "Allah'ı unutma", Fazlurrahmân'ın (v. 1409/1988) ifadesiyle, "parçalanmış varlık, dinden uzak/secular yaşantı demektir" (484). Hz. Peygamberin "Allah'ı zikreden kimse ile zikretmeyenin misâli, diri ile ölü gibidir" (485) benzetmesi de zikrin, insanî duyguların hayatiyeti bakımından vazgeçilmez bir esas olduğunu belirtmektedir. İşte bütün bu sebeplerle dînî metinlerde zikre büyük önem verilmiştir. Peygamberler, insanlara "Hakk'ı hatırlatan" birer "zikir elçileri" olduğu gibi onlar vasıtasıyla gönderilen ilâhî mesajlar da Allah'ı bütün azamet ve kemâliyle gönüllere yerleştiren birer "zikir"dirler (486). Harta tüm kâinat ve onda cereyan eden hâdiseler,
Allah'ı hatırlatan ve O'na delâlet eden sayısız âyetler mecmuasıdır (487).
Yine aynı şekilde ibâdetler, musibetler ve maddî-manevî tüm nimetler,
Kur'ân tarafından Allah'ı hatırlatma vasıtaları olarak takdim edilmiştir (488). Bütün bu haürlatıcı unsurlar karşısında Allah'ı hatırına dahi getiremeyen kimselerin kalbleri katılaşmış ve körelmiş demektir. Âyet-i kerî
mede;
"Allah'ı anmak hususunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun" (ez-Zümer 39/22) buyrulmuştur. Allah'ın zikriyle gönüllerini uyanık tutamayan kimselerin şeytanın pençesine düşecekleri de şöyle beyan edilmiştir:
"Kim Rahmân't zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar" (ez-Zuhruf 43/36-37).
Şeytan, Allah'ı unutmayan ve sürekli O'na yönelerek O'ndan yardım talep eden kimseleri saptıramayacağını iyi bildiği için öncelikle Allah'ı unutturma faaliyetlerinde bulunur (489). Bu itibarla Allah'ı unutturacak mal, mülk, evlat ve alım satım gibi her türlü meşgaleye karşı müminler uyarılmış ve bu nevi meşguliyetlerin Allah'ı unutturmaması gerektiği sıkça vurgulanmıştır:
"Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır" (el-Münafıkûn 63/9) (490).
"(Allah'ın kudret ve yüceliğini sabah akşam dile getiren) öyle kimseler vardır ki bunları ne ticaret ne de alış veriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyabilir" (en-Nûr 24/37).
Kalbleri Allah'ın zikrinden gafil olan kimseler, genelde nevalarının esiri olacaklarından böylelerine tabi olunmaması tavsiye edilmiştir:
"...Kalbini bizi anmaktan yana gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme" (el-Keht 18/28).
"Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka hiç bir şey istemeyen kimseden yüz çevir" (en-Necm 53/29).
Kur'ân-ı Kerim zikre o kadar önem verir ki âdeta müminlerin bir an bile olsa zikirden gafil olmamalarını ister. En korkulu ve sıkıntılı zamanlarda dahi Allah'ın zikredilmesi emredilir (491). Tasavvufta "zikr-i daimî (492) adı verilen bu durumu ifade eden bazı âyetler şunlardır:
"Ey müminler! Allah'ı çokça zikredin ve O'nu sabah akşam teşbih edin"(el-Ahzâb 33/41-42).
"(Gerçek akıl sahibi) o kimseler, ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken sürekli Allah'ı zikrederler" (Âl-i İmran 3/191).
Hz. Peygambere hitaben yapılan şu emir ise kişinin iç dünyası (kalbi) itibariyle bütünüyle Allah'a yönelmesi gerektiğini vurgulamaktadır:
"Rabbinin adını an ve bütün gönlünle O'na yönet" (el-Müzzemmil 73/8).
Zikir, dille, bedenle ve kalble olmak üzere üç kısımda mütalâa edilmiştir. Dilin zikri, Allah Teâlâ'yı, güzel isim ve sıfatlarıyla yâd etmek, hamdetmek, teşbih edip yüceltmek, kitabını okumak ve O'na dua etmektir. Bedenin zikri de her bir uzvu ne ile emrolunmuş ise onunla meşgul etmek ve yasaklardan alıkoymaktır. Kalbin zikri ise üç çeşittir: Birincisi, Allah'ın varlığına delâlet eden delilleri düşünmek ve şüpheleri defederek sıfat ve esmâ-ı ilâhiyyeyi tefekkür etmek. İkincisi, ilâhî hükümleri, emir ve yasakları, va'd ve vaîdi ve bunların delillerini düşünmek. Üçüncüsü ise enfüsî ve afakî tüm varlığı ve bunlardaki yaratılış sırlarını temaşa ve tefekkür ile her zerrenin âlem-i kudse bir ayna olduğunu görmektir. Zikrin bu makamının nihayeti yoktur. Bu noktoda insan kendinden ve âlemden geçer. Bütün şuuru Hakk'a müstağrak olur. Hatta zikir ve zâkirden nâm-u nişan kalmaz da meş'ûr yalnız mezkûrdan ibaret kalır (493).
Zikir bütün kısımlarıyla birlikte kalble doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi -müsbet ya da menfî bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddî ve manevî yönü arasında şaşılacak derecede bir ilişki vardır. "Bu alâka sebebiyledir ki ruhta hasıl olan bir eserden bedene bir eser iner ve bedende hasıl olan bir eserin ruha bir takım tesirleri olur. Meselâ sıradan bir misal olmak üzere bir ekşi tahayyülünden diş kamaşır ve bir facia tahayyülünden baş ağrısı, hararet veya baygınlık hasıl olur ki bunlar ruhtan bedene inen eserlerdir. Aynı şekilde bedende bir takım fiil ve davranışın tekrarından nefiste kuvvetli bir meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan asardır. Binâenaleyh insanda hüsn-i tefekküre mani olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman bu zikr-i lisânîden hayalde bir eser oluşur. Ve bundan ruha bir nur yükselir. Sonra bu nurlar ruhtan lisâna, lisandan hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine nihayet yoktur. Ve bu nâmütenâhî deryanın yüksek ve kudsî makamlarının sonu gelmez. İşte marifet yolculuğu bu nihayetsiz deryada matlûb-ı Hakk'a yürümektir. Bu yolculuğun yegâne gemisi nefis ve yegâne dümeni de zikrullahtır. Gaflet-i külliye hatar-ı mutlak (kesin helak) ve her gaflet lahzası bile bir hatan muhtemildir" (494).
Zikir, dil ve beden ile de yapılsa kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gafletin zıddı demektir. Binâenaleyh gafleti gider-meyen zikir, hakikatte zikir değildir (495). Nitekim Allah'ı anmak için farz kılınan namazı (496) gafletle eda edenler zemmedilirken (497), onu huşu içinde yerine getirenler methedilmiştir498. Yine aynı şekilde "Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalbleri ürperir..." (el-Enfâl 8/2) âyeti, zikrin âdeta gönlü titretecek derecede bir şuur içinde yapılması gerektiğine dikkat çekerken, Hz. Peygambere hitaben yapılan: "Rabbini, içinden yalvarıp yakararak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma" (el-Âraf 7/205) uyarısı da kalbî hassasiyetin nasıl olması gerektiğine açık bir şekilde delâlet etmektedir (499).
Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ı zikirle ilgili olarak bazen "Rabbinin ismini zikret" (el-Müzzemmil 73/8) buyrulurken bazen de doğrudan "Rabbini zikret" (el-Âraf 7/205) ifadesine yer verilir. Râzî (v. 606/1209) bu farklılığı şöyle değerlendirir: "Kişi başlangıçta diliyle bir müddet zikre devam eder. Daha sonra ise ismi bırakır Zât'a geçer" (500).
Zikirden maksat, "Allah'ı unutmamak" ise Allah'ı hatırlatıcı her çeşit teşbih, âyet, ibâdet ve nimet birer vasıta demektir. Binâenaleyh kalbî bir duygu olarak "Nerede olursanız olun O (Allah) sizinle beraberdir" (el-Hadîd 57/4), "Biz insana şah damarından daha yakınız" (Kât Sûresi 50/16), "Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir" (el Bakara 2/110) âyetlerinin dikkat çektiği gerçeklerin şuurunda olarak bir kulluk sergileyen kimse, Allah'ı sürekli zikrediyor demektir. Diğer bir ifadeyle Hz. Peygamberin "Allah'ı görüyormuşçasına ya da Allah tarafından izleniyormuşçasına kulluk yapmak" diye tanımladığı "ihsan" (501) duygusu içinde hayatını sürdürmek, tam anlamıyla "zikr-i dâimf'yi gerçekleştirmektir. Bu şekilde her an zikirle diri olan kalbe Kur'ân, "münîb" nitelemesinde bulunur (502) ki "sürekli Allah'a yönelen gönül" demektir (503).
Allah'ı unutmayan uyanık bir gönle sahip kimse, hiç şüphesiz Allah'ın kitabını/zikri en güzel bir şekilde hayatına taşıyacaktır. Böyle bir hayat, hiç şüphesiz huzurlu bir hayat demektir. Zira Allah'ın çağrısı, barış ve huzur dünyasınadır (504). Huzursuzluğun temelinde ise fânilere güvenip onlarla yetinmek duygusu vardır. Halbuki esas mutluluk, bakî olan, her şeye gücü yeten ve bütün hazinelere sahip olan Yüce Allah'a güvenip dayanmaya bağlıdır. Nitekim Yüce Yaratıcı "Allah kuluna kâfî değil midir?"(ez-Zümer 39/36) diye sorar. İşte bu sebepledir ki;
"Kalbler ancak Allah'ın anılmasıyla mutmain olur" (er-Ra'd 13/28) buyrulmuştur. Buna mukabil Allah'ın zikrinden uzaklaşıldıkça da huzursuzluk artacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede bu gerçek, "Kim beni anmaktan yüz çevirirse onun için de dar bir geçim vardır" (Tâhâ 20/124) şeklinde vurgulanmıştır.
Zikrin, sevgi ve korku gibi duygularla da yakın bir ilişkisi vardır. Zira seven sevdiğini çok zikreder. Kendisinden korkulan kimse de sürekli hatırlanır. Sevgi ve korkunun az ya da çok oluşu, zikrin de nisbetini belirler. Sevgi ve korkunun derecesi ise marifetle doğru orantılıdır. Binâenaleyh Allah'ı en çok zikredenler O'nu en iyi tanıyanlardır.
Kur'an'ın en yetkili açıklayıcısı olan Hz. Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- de zikirle ilgili çok sayıda beyanları vardır. Biz bunlardan bir kaçını zikretmekle mevzuyu tamamlamak istiyoruz.
"Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ben kuluma benim hakkımdaki zannına göre muamele yaparım. O beni andığında ben de onunla beraberim. O beni kendi içinde anarsa ben de onu içimden anarım. O beni bir topluluk içerisinde anarsa ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içerisinde anarım... " (505)
Allah Resulü bir gün sahâbe-i kirama hitaben: "Sîzin amellerinizin Allah katında en temizini, dereceleriniz arasında en yükseğini, sizin için altın ve gümüş sadaka vermekten daha hayırlısını ve düşmanlarınızla karşılaşıp da onların boyunlarını vurmanızdan ve onların da sizin boynunuzu vurmasından sizin için daha hayırlısını haber vereyim mi?" diye sordu. Onlar da "Haber ver ey Allah'ın Resulü!" dediler. Hz. Peygamber de "Allah'ı zikretmektir" buyurdu (506).
"Allah'ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanmadan yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaş-tırır. Allah'tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır" (507).
471 bk. Râğıb, Müfredat, s. 179-180; İbn Manzûr, Lisân, IV, 308-311; Âsim Efendi, Kamus, II, 346.
472 bk. Kuşeyrî, Risale, s. 221; Uludağ, Süleyman, "Zikir", MEBİA, XIII, 561-563.
473 bk. Kuşeyrî, age., s. 221-226; Gazzâlî, İhya, I, 390-402; İbn Kayyım el-Cavziyye, Me-dâric, II, 440-455.
474 "Kalbin itmi'nânı" meselesi için bk. bu Kitap, s. 362 vd.
475 er-Ra'd 13/28.
476 el-Furkân 25/18; ez-Zümer 39/22; el-Mücâdele 58/19.
477 en-Nisâ 4/142.
478 Âl-i İmrân 3/191.
479 el-Enfâl 8/2. o
480 Kâşânî, Isttlahât s. 277.
481 Tâhâ 20/115. Hatta "insan" kelimesinin "nisyân" kökünden türediğini söyleyenler de
olmuştur (bk. Râğıb, age., s. 28).
482 el-A'râf 7/179; et-Tevbe 9/67; Yûnus 10/7; Tâhâ 20/115, 124.
483 el-Haşr 59/19.
484 Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur'ân (Çev. Alpaslan Açıkgenç), s. 78.
485 Buhârî. Dea'vât, 66.
486 bk. Âl-i Imrân 3/58; el-A'râf 7/63, 69; el-Hicr 15/9; en-Nahl 16/43.
487 el-Bakara 2/164; Âl-i İmrân 3/190; ez-Zâriyât 51/20.
488 el-Bakara 2/40, 47, 156. 239; Tâhâ 20/14; el-Hacc 22/28, 34.
489 el-Mâide 5/91; el-Mücâdele 58/19.
490 Ayrıca bk. en-Nûr 24/37.
491 el-Enfâl 8/45.
492 bk. Necmüddin Kübrâ, Tasavvufî Hayat (haz. Mustafa Kara), s 58.
493 bk Razi Mefâtîh. IV. 152 153. Elnıalılı. Hak Dini I. 540-541.
494 bk. Elmalılı, age., IV, 2362-2363.
495 bk.Âlûsi, Rûhu'l-me'âni, IV, 158.
496 Tâhâ 20/14.
497 el-Mâ'ûn 107/4-5.
498 el-Mü'minûn 23/1-2.
499 Zikrin uyanık bir gönülle yapılmasının gerekliliği konusunda tasavvuf öncülerinden biri olan Ahmed er-Rifâî'nin (v. 578/1182) şu sözleri dikkat çekicidir: "Zâkire gereken, Allah'ı âdet ve gaflet üzere değil de ta'zim ve hürmetin en son şekliyle zikretmesider. Aksi halde Allah'tan perdelenir. Çünkü zikir esnasında Allah'a karşı hürmetli ve saygılı davranmak, zikirden daha hayırlıdır. Hiçbir kul yoktur ki Allah'ı hakkıyla zikretsin de zikir esnasında Allah'ın dışındaki şeyleri unutmuş olmasın. Allah ona her şeyin bedeli (karşılığı) olur (bk. Sohbet Meclisleri -çev. Alican Tatlı-, s. 131-132).
500 bk. Râzî, age., XXX, 156-157.
501 Buharı, îmân, 37; Müslim, îmân, 57.
502 Kâf 50/33.
503 Kalbin "münîb" oluşu meselesi için bk. bu Kitap, s. 234 ud.
504 el-Bakara 2/208: Yûnus 10/25.
505 Buhârî. Tevhîd, 15; Tirmizî. Dea'vât. 131: İbn Mâce. Edeb, 58; Ahmed b. Hanbel. Musned. II. 413
506 Tirmizî Dea'vât. 6; İbn Mâce. Edeb, 53.
507 Tirmizî, Zühd, 62.