Muhabbetullah
Muhabbet kelimesi, hiçbir zaman güncelliğini yitirmeyen ve hemen her din ve kültürde kendisinden sıkça bahsedilen bir kavramdır. Bu itibarla İslâm kültüründe de özellikle tasavvuf, felsefe ve edebiyat gibi sahaların en temel konularından birisini teşkil etmiştir (382). Hatta sûfîler ve bazı filozoflar muhabbeti, yaratılışın yegâne sebebi olarak görmüşler-
Duygu, insanın en belirgin vasıflarından birisi ise sevgi de duyguların en hassas olanıdır. İnsanın mutluluğu bakımından duygularının müsbete yönlendirilmesi ve tatmin edilmesi vazgeçilmez bir zarurettir. Bu sebeple genelde bütün dinler, insanî duyguların tatminine yönelik düzenlemeler getirmiştir. İnsanda sıhhatli bir konumda olması gereken en temel dînî duygular ise hiç şüphesiz Allah'a yönelik olanlarıdır. Bu itibarla Allah sevgisi, dînin önemle üzerinde durduğu konulardan birisidir.
Arapça'da sevgiyi ifade eden birçok kelime bulunmaktadır. Âdeta sevginin her bir derecesi ve şekli için ayrı bir kelime kullanılmıştır (384). Biz burada söz konusu kelimelerin hepsi üzerinde ayrı ayrı duracak değiliz. Ancak Kur'ân-ı Kerim 'de Allah sevgisini ifadede kullanılan "el-me-habbe" ve "el-mevedde" kelimeleri hakkında kısaca bilgi verecek ve sonra da kalbin Allah'a sevgi ile yönelmesinin ne anlama geldiğini ilgili âyetler çerçevesinde değerlendireceğiz.
Dilimizde genelde "muhabbet" şeklinde ifade edilen "el-mehabbe" kavramının lügat ve ıstılah anlamı hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. İbn Kayyim (v. 751/1350) "el-Mehabbe" kelimesinin sözlük anlamı hakkında beş ayrı görüşün mevcudiyetine işaret eder:
1. "Saflık ve beyazlık". Nitekim Araplar dişlerin parlak ve temizliği için "hubebü'l- esnan" terkibini kullanırlar.
2. "Yükselmek ve açığa çıkmak". Meselâ sağanak yağmurlar sebebiyle suyun üstüne çıkan şeylere "habebü'1-mâ' " ya da "hubâbü'l- mâ' " denilir.
3. "Sebat ve kararlılık". Nitekim devenin çöküp kalkmaması "ehab-be'l- be'îru" tabiri ile ifade edilir.
4. "Öz ve çekirdek". Meselâ kalbin içine ve özüne "habbetü'l- kalb" denildiği gibi tahıl cinsinin bir tek tanesine de "habbe" ismi verilir.
5. "Korumak ve tutmak". Nitekim suyu tutup muhafaza etmesi sebebiyle kovaya "hıbbü'1-mâ' " da denilmiştir (385).
Dikkat edilirse zikredilen bu anlamların hemen hepsi, muhabbetin bir yönüne işaret etmektedir. Zira muhabbet katıksız bir sevgidir. Sevgi liye yönelik kalbî isteklerin coşup taşmasıdır. Kalbin mahbûba âdeta bağlanması ve hiç ayrılmamasıdır. Hatta sevdiğine canını (özünü) bile verebilmesidir.
Kur'an'da muhabbetle ilgili diğer önemli bir kavram "el-mevedde" kelimesidir. Bu kelime Arapça'da "bir şeyi sevmek ve olmasını istemek" anlamına gelen "el-vüdd" mastarından türemiştir (386). Hatta "çok sevilen" ya da "kendisine yönelene muhabbet eden" mânalarına gelen "el-Vedûd" (387), bir isim olarak Kur'ân-ı Kerim'de Allah'a nisbet edilmiştir (388).
"el-Mehabbe" ve " el-mevedde" kelimelerinden başka özellikle edebiyat ve tasavvufta muhabbetin ileri derecesini ifade etmek için kullanılan ve dilimizde "aşk" diye bilinen "el-'ışk" kavramı, Kur'an'da kullanılmamıştır. Söz konusu kavramın Allah sevgisini ifade etmede kullanılıp kullanılamayacağı konusu ise İslâm âlimleri tarafından tartışılagel-miştir (389). Ancak kabul etmek gerekir ki bu nevi tartışmalar, kavrama yüklenilen anlamla doğru orantılıdır. Zira "aşk" kelimesiyle, Allah'a yönelik iman edenlerde bulunması gereken "şiddetli sevgi" -âyetteki ifaiyle "eşeddü hubb" (390) kastediliyorsa, kelimeye karşı çıkmak anlamsız olacaktır. Bu bakımdan "aşk" kelimesinin kullanılamayacağı hakkındaki görüşler değerlendirilirken görüş sahibinin "aşk" anlayışının bilinmesi gerekmektedir.
Kur'an'da doğrudan olmasa da dolaylı olarak sevgiyi ifade eden daha başka kelime ve kavramlardan söz etmek mümkün ise de kavramlarla ilgili daha fazla detaya girmenin esas maksadı gölgeleyeceğini düşünerek muhabbetin ıstılah anlamına geçmek istiyoruz.
Muhabbetin ıstılah anlamına yönelik de çok çeşitli tarifler yapılmıştır. Hatta İbn Kayyim el-Cevziyye bu tariflerden otuz kadarını zikretmiştir ki bunlardan bazıları şunlardır:
-Hayır olarak görülen şeyi istemektir.
-Sevdiğini (mahbûbu), sahip olduğu her şeye tercih etmektir.
-Görünen ve görünmeyen her yerde sevgiliye uymaktır.
-Kalbde mahbûptan başka hiçbir şeyin kalmamasıdır (391)
Muhabbetin mahiyetine yönelik yapılan tariflerin yetersizliğine işaret eden İbn Kayyim, hakikatte muhabbetin tarif edilemeyeceğini ve bu sebeple onun en iyi tanımının yine "muhabbet" olduğunu ifade eder. Ona göre, yapılan tanımlar muhabbetin mahiyetinden çok, sebepleri, gerekleri, alâmetleri, neticeleri ve hükümleri hakkında bir takım bilgilerden ibarettir. Herkes kendi anlayış ve haline göre muhabbeti tarif etmeye çalışmıştır (392).
Duyguların kişilere göre izafîliği ve sözle ifade edebilmenin hemen hemen mümkün olmayışı gibi sebepler göz önünde bulundurulursa İbn Kayyim'in tesbitinin doğruluğu anlaşılmış olacaktır. Zira insanlar fıtrat bakımından birbirlerinden farklı oldukları gibi yaşadıkları sosyal çevre ve edindikleri tecrübeler yönünden de eşit değillerdir. Binâenaleyh sevgi denilince herkesin anladığı ortak bir mâna olsa da bunun derecelen ve ifade ettiği hükümler ayrı ayrıdır. Bununla beraber sevginin, kalble doğrudan ilgili olduğu hususunda bir görüş birliğinden bahsetmek mümkündür.
Sevginin menşei ve yönü, kişilerin fıtratına, zevkine, menfaatine ve güzellik anlayışına göre farklı olabilecektir. Sevgiyle ilgili Kur'ân ve hadislerde verilen bilgiler dikkatli bir şekilde incelenecek olursa bunların birden fazla müstakil çalışmaya yetecek derecede olduğu açıkça görüle cektir (393). Binâenaleyh şunu hemen ifade edelim ki bizim burada yapmak istediğimiz, konunun tüm boyutları üzerinde durmak değil, kalb-Allah ilişkisinde muhabbetin önemi ve anlamının ne olduğu sorusunu cevaplamaktan ibarettir.
Allah ile kul arasındaki muhabbetin ne anlama geldiği konusunda İslâm âlimlerinin görüşlerini şöyle özetlemek mümkündür:
1. Allah kulunu, kul da Allah'ı sevebilir. Allah'ın kulunu sevmesini sadece ona rahmet etmesi ve ihsanda bulunması şeklinde anlamak yeterli değildir. Zira bunlar muhabbetin tabiî bir semeresidir. Bu bakımdan ilâhî muhabbeti, nimet ve ihsandan ayrı mütalâa etmek gerekmektedir.
2. Hakikat anlamında Allah ne sever, ne de sevilir. Binâenaleyh Kur'ân ve sünnette zikredilen ve Allah ile kul arasındaki sevgiyi ifade eden âyet ve hadisler mecazdır ve bu sebeple tevil edilmeleri gerekmektedir. Bu görüşü savunanlar, tevilin nasıl yapılması gerektiği konusunda ise farklı görüşler ileri sürmüşlerdir:
a. Allah'ın kulunu sevmesi demek, ona ihsan etmesi ve amelleri karşılığında sevap vermesi demektir. Kulun Allah'ı sevmesi ise sevaba erişmek için O'na itaat ve ibadeti sevmesi anlamına gelmektedir.
b. Allah'ın kulunu sevmesi, "irâde" sıfatıyla ilgilidir. Zira ilâhî irâde, kul için yüksek bir makam veya üstün bir hal vermeyi gerektirirse söz konusu irâde "muhabbet" diye isimlendirilebilecektir. Yine aynı şekilde irâdenin neticesi olan nimet ve sevaba da "muhabbet" denilebilecektir.
c. Allah'ın kulunu sevmesi bir anlamda onu övmesi demektir. Bu da Allah'ın "kelâm" sıfatıyla açıklanabilecek bir durumdur (394).
Allah'ın kula ve kulun Allah'a yönelik muhabbetini tevil etme gereği hissedenler, genellikle Cehmiyye ve Mu'tezile gibi her şeyi kalıplaşmış aklın sansüründen geçirmeyi zarurî görenlerdir. Bunlar derler ki: "Sevgi, seven ile sevilen arasında cins benzerliğini gerektirir. Allah ile insan arasında ise böyle bir şey düşünülemeyeceğine göre muhabbet, Allah Te-âlâ'ya taalluk etmez. Muhabbet, ancak mahbûba münâsip olmakla olur. Kadîm ile hadis, Halik ile mahlûk arasında münâsebet yoktur". Bu görüşü savunanlar, sevgiyi, "nefsin, arzu ettiği şeye meyletmesi" diye yorum-layınca, bu anlamı Allah'ı tenzihe uygun bulmadılar. Muhabbetin irâde olduğunu, irâdenin ise ancak hadis olan makdûra taalluk edeceğini ve bundan dolayı kadîm (ezelî) olan Allah hakkında murâd edilmek mümkün olmadığını ileri sürerek insanların, meleklerin ve peygamberlerin Allah'ı sevebileceklerini inkâr ettiler ve dediler ki: "Onların sevgilerinin, Allah'a yaklaşmak, O'nu ta'zim etmek ve O'na kulluk etmek irâdesinden başka anlamı yoktur". Böylece hem ulûhiyyetin hem de ubudiyetin hususiyetini inkâr ettiler. Bunu da tam bir tevhid ve tenzih kabul ettiler (395).
Kelâmcıların ekserisine göre de muhabbet, irâde nev'indendir. Hakikatte sadece mânalara taalluk eder. Binâenaleyh Allah Teâlâ'nın zâtına ve sıfatına taalluk etmesi imkânsızdır. Ehl-i Sünnet'in ariflerinin yolu ise böyle değildir. Onlar derler ki: "Muhabbet, hakîki manasıyla, Allah Teâlâ'nın zâtına taalluk eder. Kula gereken O'nu zâtı için sevmesidir. O'nun mükâfatına muhabbet, noksan bir derecedir. Sevgi beş duyunun idrakiyle münhasır değildir ki "Allah duyularla idrak edilemez, hayalde temessül ettirilemez" şeklinde itiraz edilebilsin. Muhabbet kavramından kastedilen mâna: "İdrakinde lezzet olan şeye gönlün meyletmesinden" başka bir şey değildir. Böyle bir mânanın zuhur yeri ise kalbdir. Kalb ise idrak konusunda gözden daha ileridir (396).
Alûsî, araz ile cevher arasında herhangi bir cinsiyet benzerliği olmadığı halde, sevginin arazlara taalluk ettiğini ileri sürerek, muhabbeti kabul etmeyen kelâm âlimlerinin, "Muhabbet, seven ile sevilen arasında cins benzerliğini gerektirir, dolayısıyla Allah'a taalluk etmez" şeklindeki sözlerinin hakikatte hiçbir anlamı olmadığını ifade etmiştir (397). İbn Kayyim el-Cevziyye de muhabbetin, akıl, nakil, fıtrat, kıyas ve zevk gibi birçok yoldan ispat edilebileceğini söyleyerek, muhabbeti tevil edenleri ağır bir dille tenkit eder (398).
Kur'ân ve sünnetin verdiği bilgiler dikkatli bir şekilde incelenecek olursa dînî duygunun temelini sevgi unsurunun oluşturduğu açıkça görülecektir. Zira imanın oluşumunda sevgi unsuru olduğu gibi amelin kolay ve istenilen ölçüde yerine getirilebilmesi de ancak sevgi ile mümkün olabilecektir. Diğer bir ifadeyle iman edilen obje, inanan tarafından sevgiyle benimsenmemişse orada imanın varlığından ve devamından söz etmek doğru olmayacağı gibi iman adına yapılan davranışların da sıhhatinden bahsetmek zordur. Nitekim şu âyet-i kerîme, iman nimetinin esasen sevgi kaynaklı olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir:
"...Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalblerinizde süsledi. Küfrü, fışkı ve isyanı ise çirkin gösterdi" (el-Hucurât 49/7).
Kur'ân, kalbî bir yöneliş ve arzuyu ifade eden muhabbetin hakikatte yalnız Allah Teâlâ'ya yöneltilmesi gerektiği üzerinde ısrarla durur. Nitekim Hz. İbrahim'in dilinden "Ben batanları sevmem" (el-En'âm 6/76) buyrularak fânî varlıkların gerçek anlamda sevgiye layık olmadıkları vurgulanırken, Allah'tan başka canlı ve cansız her nevi varlığı "Allah'ı sever gibi sevmenin" yanlışlığına da şöyle dikkat çekilir:
"İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler"(el-Bakara 2/165).
Bu âyetin devamında-ise müminde bulunması gereken Allah sevgisinin sınırsızlığına şöyle işaret edilir:
"...İman edenlerin Allah'a karşı sevgileri ise her şeyden daha sağlam ve kuvvetlidir".
Elmalılı'nın da ifade ettiği gibi "Bu âyet bize gösteriyor ki mânay-ı ulûhiyette son derece muhabbet bir esastır. Ve mâbud en yüksek mah-bûbdur ve böyle son derece sevilen şeyler ne olursa olsun mâbud ittihaz edilmiş olur. Buna enbiyâ ve evliyayı mâbud derecesine çıkarmak da dahildir. Bunun için Allah'ın velileri ve melekleri gibi sevgili kullarını severken âyetin muhtevasını göz önünde bulundurmalı ve onların muhabbetini, Allah muhabbeti derecesine vardırmaktan sakınmalıdır. Zira Allah için sevmekle, Allah sever gibi sevmek arasındaki farkı iyi anlamak gerekmektedir. Allah'ı sevenler elbette Allah'ın yolunda giden sevgili kullarını da severler, fakat Allah gibi değil, Allah için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara tabi olurlar. Binâenaleyh, Allah'ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara ittiba etmek günah ve şirk değildir. Aksine bu gibi sevgiler muhabbetullaha bir delil teşkil ederler" (399).
Kur'an'a göre Allah sevgisinin dışında her nevi sevgide haddi aşmak (aşırılık) söz konusu olabilir. Evet insan yaratılış itibariyle ehl-ü lyâli-ne, anne ve babasına, yakın akrabasına ve dünya metâına karşı sevgi besleyebilir. Bu tabiîdir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, bu çeşit sevgilerin, Allah ve Resulünün sevgisinden daha öncelikli olmamasıdır. Aksi halde imanın sıhhatinden bahsetmek gerçekçi olmayacaktır. Nitekim şu âyet bu ölçüye dikkat etmeyen müminlere yönelik ciddi bir uyarı niteliğindedir:
"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez"(et-Tevbe 9/24).
Hz. Peygamberin "iman nedir?" sorusuna, kelime-i şehâdeti zikrettikten sonra, "Allah ve Resulünün bu ikisi dışında kişiye her şeyden daha sevimli olmasıdır"400 sözleriyle karşılık vermesi de sevgi ile iman ilişkisinin boyutunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bir başka hadiste ise "imanın tadını a/manın" ancak böyle bir sevgiyle mümkün olabileceği belirtilmiştir401.
Kalbde sevgi duygusunun oluşmasında sevilen bakımından güzellikAemâl ve ihsan edicilik önemli iki unsurdur. Zira insan, bozulmamış selîm bir fıtrata sahipse güzelliğeAemâle ve ihsana karşı gönlünde tabiî bir akışın varlığını hissedecektir. Binâenaleyh Allah'ı kemâl sıfatlarıyla tanıyan ve O'nün sayısız nimetlerinin bilincinde olan bir kimse, derin bir sevgi ile Allah'a yönelme gereğini hissedecektir. Bu bakımdan bir kalb-de Allah sevgisinin olmamasının yegane sebebi, Allah'ı tanıyamamak ve O'nün nimetlerini görememektir. Nitekim Kur'ân, Allah'ı tanımayan ve nimete şükretmeyen nankörleri, kalbleri mühürlü ve kör kimseler olarak niteler402 ve böyle kimselerden oluşan sevgisiz toplumların helak edileceklerine de şöyle dikkat çeker:
"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki O, onları sever, onlar da O'nu severler... "(el-Mâide 5/54)
Bu âyet, Allah ile kul arasında karşılıklı bir muhabbet bağının gerekliliğini açık bir şekilde vurgulamaktadır. Din bir teslimiyet ise teslimiyetin temeli de muhabbettir. Zira muhabbet olmadan teslimiyetin sıhhatinden bahsetmek zordur.
Bazı âlimler söz konusu âyette geçen "yuhibbuhüm =Allah onları sever" ifadesinin "yuhibbûnehü =onlar da Allah'ı sever" ifadesinden önce zikredilmesini delil göstererek sevginin esasen Allah'tan başladığını ve kulun Allah'ı sevmesinin de hakikatte O'nun kuluna olan sevgisinin tabiî bir sonucu olduğunu söylemişlerdir (403). Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de bir taraftan dilediği bazı kullarını görünen bir sebebe bağlı olmadan da sevebileceğine işaret ederken (404) diğer taraftan da genel bir sünneti olarak ihsan erbabını (405), tevbe edenleri, tertemiz olanları (406), takvaya riâyet edenleri (407), adaletli olanları (408), Allah'a güvenip dayananları (409), sabredenleri (410), kendi uğrunda saf saf cihad edenleri (411) seveceğini buna mukabil haddi aşanları (412), bozguncuları (413), nankörleri (414), günahkârları (415), zâlimleri (416), böbürlenenleri (417), emânete riâyet etmeyenleri (418) ve israf edenleri (419) de sevmeyeceğini açıkça beyan etmektedir. Bu itibarla ilâhî muhabbete mazhar olmak, ihsân-ı Rabbani olduğu kadar kulun kes-biyle de yakından ilgili bir husustur, denilebilir. Fakat kesb diye adlandırılan amellerin de Allah'ın lütfü, ihsanı ve tevfîkı ile gerçekleştiği göz önünde tutulursa istenilen muhabbete erişmenin ancak Allah'ın yardımıyla mümkün olacağı açıkça anlaşılır. Binâenaley Allah'tan muhabbet talebinde bulunmak, kulluğun zarurî bir gereği olmaktadır. Nitekim Allah elçisinin şu duaları da böyle bir talebin gerekliliğine işaret etmektedir:
"Ey Allahım! Beni sevginle ve senin katında kendisini sevdiğim için istifade edebileceğim kimsenin sevgisiyle rızıklandır..." (420).
Sevgi, kalbî bir duygu olması itibariyle mücerred, tezahürleri bakımından da müşahhas bir manzara arzetmektedir (421). Bu bakımdan gereği yerine getirilmeyen bir sevgi iddiası, sadece bir sözden ibarettir. Nitekim Allah'ı sevdiklerini söyleyen fakat Allah Resulüne tâbi olmayan kimselerin sevgi iddialarında gerçekçi olmadıkları Kur'ân tarafından şöyle beyân edilir:
"(Resulüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın"(Âl-i İmrân 3/31).
Sevginin dışa yansıyan birçok tezahüründen bahsetmek mümkündür. Sevdiğini her şeye tercih etmek, onun isteklerini öncelikle yerine getirmek, ona ait olan ve onunla yakın ilgisi olan her şeye muhabbet beslemek, ona benzemeye çalışmak, itaatte kusur etmemeye gayret etmek, onu çokça zikretmek ve âdeta unutmamak, onun sevdiklerini sevmek ve sevmediklerini ise sevmemek ve hatta onun uğrunda tüm varlığını fedâ edebilmek gibi hususlar, bu tezahürlerden bazılarıdır (422).
Sevgi, seven ile sevileni birbirine yaklaştıran ve hatta birçok konuda aynîleştiren bir fonksiyona sahiptir. Sosyal ve psikolojik bir vakıa olarak birbirini seven kimselerin zamanla birbirlerine duygu, düşünce, davranış ve hatta şeklen benzedikleri bilinen bir husustur. Nitekim bazı araştırmacılar tasavvufi bir terim olan "râbıta" kavramını, duygu ve davranışların mürşidden müride muhabbet yoluyla geçmesini temine yönelik bir uygulama olarak yorumlamışlardır (423). İlâhî irâdenin insanın yeryüzünde halîfe olmasını dilemesi gerçeği (424) göz önünde bulundurulursa kulun hilâfete liyakat kesbetmesi için Allah'a yönelik şiddetli bir muhabbete sahip olmasının gerekliliği kolayca anlaşılır. Nitekim Hz. Peygamberden nakledilen kudsî bir hadiste, Allah'ın kendisine farz kıldığı hususları yerine getiren ve ayrıca nafilelerle de kulluğunu sürdüren kimselerin Allah tarafından sevileceğini ve artık böylelerinin tüm fiil ve davranışlarının, ilâhî irâdeye mutabık olacağının bildirilmesi de ilâhî sevginin insanı hilâfete hazırlamadaki etkisini göstermesi bakımından dikkat çekicidir (425). Allah'ın sevgisine mazhar olmanın bir diğer mükâfatı ise melekler ve sâ-lih kullar tarafından da sevilen kimse olmaktır (426).
Sevgi, sevilenle beraber olmayı gerektirir. Nitekim Allah Resulü, "Kişi sevdiği ile beraberdir" (427) buyurmuştur. Allah'ı sevmek demek aynı zamanda O'na kavuşmayı da arzulamak demektir. Tasavvuf literatüründe "vuslat arzusu" terimiyle ifade edilen bu durum, cemâl-i ilâhiye kavuşmak için ölümü bile sevimli hale getirebilecek bir muhabbet derecesini ifade etmektedir. Aksi halde Allah sevgisi iddiası, samimiyetten uzak bir temenniden ibaret olacaktır. Nitekim Kur'ân, kendilerini Allah'ın oğulları ve sevgilileri (428) olarak takdim edenlerin (Ehl-i Kitap) bu iddialarında samimi olmadıklarını ölüm testine tabi tutarak ortaya çıkarır:
"De ki: Ey Yahudiler! Eğer insanlar arasında yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu sanıyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)! Ama onlar, ellerinin (yapıp) öne sürdüğü (işler) yüzünden asla ölümü temenni etmezler. Allah zâlimleri bilir"(el-Cum'a 62/6-7).
Nefret ve kin duygusu, ayırıcı ve parçalayıcı bir fonksiyona sahipken sevgi duygusu, bütünleştirici ve kaynaştırıcıdır. Bu itibarla toplumların sıhhati, fertlerinin birbirini sevip sevmemesiyle yakından ilgilidir. Esasen cemâat de birbirini seven kimselerin oluşturdukları topluluklardır. Birbirini sevmeyen fertlerin birlikte bulunmaları, zahiren bir topluluk oluştursa bile bir cemâat teşekkülü için yeterli değildir. Cemâatin teşekkülünde kalblerin birbirine ülfet etmesi vazgeçilmez bir şarttır. Niteki Kur'an'ın bildirdiğine göre Hz. ibrahim, oğlu İsmail ile annesini Mekke vadisine yerleştirdikten sonra Allah'a şöyle yalvarmıştır:
"Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem'inin (Kabe'nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl..." (İbrahim Sûresi 14/37).
Kişinin duygu, düşünce ve davranış biçimlerinin teşekkülünde sevgi unsurunun önemli bir yeri olması sebebiyle Kur'ân, inanan insana âdeta sevgi sınırları çizmiştir. Meselâ dünyayı ahirete tercih etmek, mala tutkuyla bağlanmak, inkarcılara ve ehl-i kitaba muhabbet beslemek zem-medilirken (429), Allah'ı her şeyden fazla sevmek, müminlere dost olmak, Allah yolunda severek infakta bulunmak, taatlere sevgiyle yönelmek, methedilmiştir (430). Kısaca Allah adına olmayan ve O'nun önüne geçen her nevi sevginin gönle girmesi ve gönlün ona meyletmesi.yasaklanmıştır, denilebilir. Binâenaleyh kalbdeki sevgilerin yönü, derecesi ve sınırı, Allah'ın belirlediği ölçüler içerisinde olmak durumundadır. Evet sevgi her ne kadar bazen irâdeye bağlı olmadan da oluşuveren kalbî bir meyil ise de kişi bir şekilde gücü nisbetinde sevginin yönüne ve ölçüsüne dikkat etmekle yükümlüdür. Zira sevginin irâdeyle tabiî bir ilişkisinin var olduğu inkâr edilemez bir gerçektir (431). Ancak hemen ifade edelim ki Kur'ân, irâde dışı oluşan ve sahip olmaya güç yetirilemeyen duygulardan dolayı kişinin sorumlu tutulmayacağını da açıkça beyan etmiştir (432).
Netice olarak, insanın hissiyatını "kör ve sağır edebilecek" derecede etkileyici bir fonksiyona sahip olan sevgi duygusu (433), kalb-Allah ilişkisi bakımından da son derece önemlidir. Öyle ki Allah ile kul arasında muhabbet bağı kalmamışsa, hayatın da anlamı kalmamış demektir. Zira insanın yaratılış gayesi Allah'a kulluk- (434), kulluğun özü de teslimiyet (435) ise işte muhabbet, bu teslimiyeti gerçekleştiren yegane unsurdur. Binâenaleyh Kur'ân ve sünnette sevginin yönü, keyfiyeti, derecesi ve kime/neye ne ölçüde olması gerektiği gibi hususlar detaylı bir şekilde açıklanmışsa bunun en önemli sebeplerinden birisi işte bu teslimiyet gerçeğidir. Kişinin düşünce ve davranışlarının meydana gelmesinde kalbin önemi ne ise kalbin yöneliş ve fonksiyonlarını etkilemede de sevginin rolü odur. İşte bu bakımdan kalbin selîm olması ancak Allah sevgisinin gönle hakim olmasına bağlıdır. Zira kişi sevdiğini çok anacaktır. Kalblerin itmi'nâna ermesinin yegâne yolu ise Allah'ı çokça zikretmektir (436)
382 bk. Uludağ, Süleyman, "Aşk", DİA, IV, 11-21.
383 Bu görüş sahipleri daha çok hadîs-i kudsî diye rivayet edilen ve sûfflerce büyük ilgi gören, "Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve bu yüzden âlemi yarattım"
(bk. Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 173) anlamındaki sözü delil göstererek, Allah'ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir, derler (bk. Uludağ, Süleyman, "Aşk", DİA, IV, 13).
384 bk. Küçük, Râşit, Sevgi Medeniyeti, s. 17-23.
385 bk. İbn Kayyım el-Cevziyye, Medâric, III, 10.
386 Râğıb, Müfredât, s. 516.
387 "el-Vedüd" kelimesi, ism-i failin "feûl" vezninde gelen mübalağa sîgasıdır. Arapça'da bu vezinde gelen kelimeler, hem ism-i fail hem de ism-i mef'ül mânasını ifade edebileceğinden her iki şekilde de açıklamak mümkündür. Binâenaley Allah Teâlâ'nm "el-Vedûd" ismi, "çok seven" ve "çok sevilen" anlamına gelmektedir (bilgi için bk. Yıldırım, Suat, Kur'an'da Ulûhiyyet, s. 158-159).
388 Hûd H/90; el-Burûc 85/14.
389 Bilgi için bk. Uludağ, Süleyman, "Aşk", DİA, IV, 11-13.
390 el-Bakara 2/165.
391 bk. age., III, 11-17.
392 bk. age., III, 10
393 Sevgi konusunun Kur'ân, hadis ve İslâm düşüncesinde hangi boyutlarda ele alındığını görmek için şu eserlere bakmak yeterlidir, bk. Gazzâlî,, ihya, V, 180-234; İbn Kayyim el-Cevziyye, age., 111, 6-43; Küçük, Râşid, age., 17-223.
394 bilgi için bk. İbn Kayyim, age., 111, 18-20. ;.
395 bk. Yıdırım, Suat, age.. s. 162.
396 bk. Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, III, 129.
397 Âlûsî, age., III, 129.
398 Medâric, III, 20.
399 bk. Elmalık Hak Dini. l, 572-574.
400 Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, s. 11.
401 Buharı, İman, 9; Müslim, İman, 67; Ebû Dâvûd, Zekat, 5; Tirmizî, İlim, 10.
402 el-Bakara 2/6-7; el-Hacc 22/46.
403 bk. Râzî, Mefâtîh, XII, 21.
404 Tâhâ 20/39.
405 el-Bakara 2/195.
406 el-Bakara 2/222.
407 ÂI-i İmrân 3/76.
408 el-Mâide 5/42.
409 Âl-i İmrân 3/159.
410 Âl-i İmrân 3/146.
411 es-Saff 61/4.
412 el-Bakara 2/195.
413 el-Mâide 5/64.
414 el-Bakara 2/276.
415 en-Nisâ 4/107.
416 Âl-i İmrân 3/57.
417 en-Nisâ 4/36.
418 el-Enfâl 8/58.
419 el-En'âm 6/141
420 Tirmizî, Deavât. 73.
421 Küçük, Râşit, age., s. 5.
422 bk. Küçük, Raşit, age., s. 46-56.
423 bk. Gündüz, İrfan, "Tasavvuf! Bir Terim Olarak Rabıta", MÜİFD, sy. 7-10, İstanbul 1995, s. 243 274
424 el-Bakara 2/30
425 Hadis-i kudsî'nin mâna olarak tam metni şu şekildedir: Allah Teâlâ şöyle buyurdu: "Kim benim bir velîme düşmanlık ederse, muhakkak ben o kişiye harp ilan ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım hususları yerine getirmekten daha sevimli bir şeyle yaklaşamaz. Nafilelerle de yaklaşmaya devam eder, tâ ki ben onu severim. Ben onu sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden her ne talep ederse onu mutlaka veririm. Hangi şeyden korumamı isterse onu muhakkak o şeyden korurum. Ben azîmüşşân yaptığım hiçbir şeyde ölümü hoşlanmayan mümin kulumun (canını almakta) tereddüt ettiğim kadar tereddüt etmem. Halbuki ben de onun ölümden hoşlanmamasını kerih görüyorum" (Buharı. Rikâk, 38).
426 Müslim, Birr, 158.
427 Buhârî, Edeb. 96: Müslim, Birr, 165: Tirmizî. Zühd, 50.
428 el-Mâide 5/18
429 el-Kıyâme 75/20-21 ;el-Fecr 89/20; el-Mâide 5/51; Hûd 11/113.
430 el-Bakara 2/165, 177; et-Tevbe 9/71; el-İnsân 76/80; Yûsuf 12/33.
431 Allah'a yönelik sevginin irâdeyle yakın ilişkisinden dolayı âlimler muhabbeti; tabiî ve aklî olmak üzere iki kısımda mütalâa etmişlerdir. "Muhabbet-i tabiiyye, tab'a (fıtrata) mülâyemettir. Muhabbet-i akliyye ise gayede bir hayır ve menfaat idrakinden neşet eder ki sıhhat için ilacı sevmek kabilinden gayeye nazaran tabiî, mebde'e nazaran aklî ve mecazî bir muhabbet demek olur. Bununla beraber her iki takdirde de muhabbetin hakikati bir akıl işi değil, doğrudan doğruya Allah Teâlâ'nın verdiği bir histir. Allah'ın sevdirmediği şeyler, düşünmekle sevilemez, ancak Allah'ın sevdirdiği şeyler bilinmek, düşünülmek sayesinde akıl ile, tecrübe ile sevgi şuuruna erilebilir " (bk. Elmalılı. Hak Dini, VI, 4459).
432 el-Bakara 2/286.
433 bk. Ebû Dâvud, Edeb, 116.
434 ez-Zâriyat 51/56.
435 el-Bakara 2/112; en-Nisâ 4/125.
436 er-Ra'd 13/28.